Anasayfa Kuruluşu  İlk yerleşenler Köyümüz hakkında Fotoğraf Albümleri Harp zamanı Hikayeleri İletişim
Fotoğraf Albümleri
Videolar
  Vefat edenler
Destekleyenler
  Atasözü şiir mani
  Yörükler ve rumeli
  Duyuru ve ilan
Muhtar ve azalar
Önceki muhtarlarımız
Komşu köyler
Nükteler
Resmi linkler
Kardeş siteler

 
 

 ALÎ EMİRİ EFENDİ
 Şehzadebaşı'ndan Fatih Camiine giderken yolun sol tarafında mütevazi bir bina görünür. Tarihî eser olduğu bellidir. Kapısında "Millet Kütüphanesi" tabelası vardır. Bir bahçeden girilen ana yapıda eşsiz el yazması, taş basması eserler bulunmaktadır. Bu kütüphaneyi dolduran binlerce cilt eser Ali Emiri Efendi'nin emeğinin, gayretinin, fedakârlığının, mahsûlüdür.
 Ali Emiri Efendi otuz yıl boyunca İslâm Âleminin kültür merkezlerini dolaşıp, varını yoğunu harcayarak bu kütüphaneyi dolduran eserleri toplamıştır. Hiç evlenmeyen Emiri efendi, hayatını, ilme, milletinin kültürünü yükseltmeye adamıştır. Ne yazık ki bu değerli şahsiyet gelecek nesillere layıkiyle tanıtılmamıştır. Hatta kurduğu kütüphanede onun topladığı, kendi imkanlarıyla satın aldığı eserleri okuyanlar bile Emiri Efendi hakkında fazlaca malumata sahip değillerdir.
 
 Ali Emiri Efendi 1857'de Diyarbakır'da dünyaya gelmiştir. Ailesinde değerli ilim adamları bulunan Emiri Efendi küçük yaşından itibaren sıkı bir ilmî çalışmaya girişmiştir.
 
 İlk tahsiline Diyarbakır'da başlayan Emiri Efendi ilk önce Sülüküyye Medresesine devam etmiştir. Daha sonra çeşitli medreselerde ilim tahsil etmiştir. Dinî ilimlerde kariyer sahibi olan Emiri Efendi gece gündüz okuyarak kendisini yetiştirmiştir. Tarih üzerinde çok durmuştur.
 
 Maliye memuru, bilahare Müfettişi olarak Devlet Hizmetinde geçen otuz yıl müddetince her gittiği yerden değerli kitapları toplamıştır. Bu uğurda bütün maaşını ve kazancını vermiştir.
 
 Anadolu ve Rümelinde muhtelif şehirlerde memurluk yapan Emiri Efendi en fazla kitaplara merak salmış ve nerede değerli bir kitap olduğunu duymuşsa her türlü fedakârlığı göze alarak gidip o eseri almıştır. Onun kitap aşkına bir misal vermek isteriz:
 
 Ali Emiri Efendi tarafından tesis olunan Millet Kütüphanesi
 
 Emiri Efendi, İşkodra ve Yanya vilayetleri maliye müfettişi iken, sırf Yemen'deki değerli eserleri toplamak için, Yemen Defterdarlığına talip olmuş ve Yemen'e gitmiştir.
 
 Emiri Efendi'nin şimdi Türkiye'de, belki de dünyada tek nüsha olan Kaşarlı Mahmud'un değerli eseri Divan-ı Lügat'üt Türk'ü bulup kültürümüze kazandınşı da hayi enteresandır.
 
 Yaşlıca bir kadın ihtiyacı olduğundan kendisine miras kalan bazı kitapları satmak ister ve kitapları sahaflar çarşısına getirir. Bu kitaplar arasında çok eski bir kitap kimsenin dikkatini çekmez. Emiri Efendi âdeti üzerine sahaflarda kitapları karıştırırken bu eski kitap gözüne çarpar. Bu kitabın, nüshası bulunmayan Divan-ı Lügat'üt Türk olduğunu anlayınca üzerindeki bütün parayı kitapçıya verir ve kitap için istenen ücretin kalanını eve giderek getireceğini, kitabı kimseye satmamasını söyler. Bu esnada ne olur ne olmaz diyerek te kitapçının üzerine kapıyı kilitler. Eve kadar gitmeye de tahammül edemez ve yolda rastladığı ahbaplarından aldığı borç parayı getirip kitapçıya vererek eşsiz eseri alır.
 
 Bu eşsiz eseri üç gün üç gece aralıksız Kilisli Rıfat Beyle birlikte inceler. Üç gün boyunca sadece namaz kılmak için çalışmalarına ara verir ve yemek dahi yemez. İnceleme bittikten sonra Emiri Efendi, böylesine değerli bir eseri ilim dünyasının kazanmasına kendisini vesile kıldığı için Cenab-ı Hakka hamdeder ve iki rekat şükür namazı kılar.
 
 Emiri Efendi bu şekilde derlediği on beş bin ciltlik kültür hazinesiyle Fatih'te Feyzullah Efendi Medresesinde şimdiki kütüphaneyi kurmuş ve ölünceye kadar da bu kütüphanede hafız-ı kütüplük yapmıştır.
 
 İşgal sırasında İngilizlerin ve başka müsteşriklerin (yabancı islam araştırmacıları) 30-40 bin altına varan satın alma tekliflerini şiddetle reddetmiştir.
 
 Son derece mütevazi olan ve İslamiyyeti yaşamadaki hassasiyetiyle tanınan Emiri Efendi, bütün servetini ve ömrünü milletine vakfetmiştir. Emiri Efendi, milletinin ancak, kültür vasıtasıyle, ilmi elde etmesiyle, mazisine, mefahirine sahip çıkmasiyle, dinine sımsıkı sarılmasiyle terakki edeceğine inanmıştır. "Millet" başlıklı şiirinde milletine karşı duyduğu hisleri şöylece terennüm etmiştir:
 
 Hünerverfer yetişsün san'at îcâd eylesün millet,
 
 Hamiyyetle çalışsun mülki âbâd eylesün millet.
 
 Çıkar seyret ne İbn Rüşdlerle İbn Sina'lar,
 
 Hele bir kerre azm-i râh-ı ecdâd eylesün millet.
 
 Süleymâne teşebbüs Fâtihâne itinalarla
 
 Bekada, halde Faruku dilşâd eylesün millet.
 
 Olur elbet ne Hayreddinler, Turgutça'lar paydâr,
 
 Yine Bahr-i Hind'de sâîmüz dâd eylesün millet.
 
 Kerîm ol hizmet-i mille t'te candan öyle sat et kim,
 
 Hamiyet-i sâff-ı bâlâsında tâdâd eylesün millet.
 
 Vatan evlâdıyız hep dahli bu kadar bunda edyânın,
 
 Çalışsın ittihad-ı ârâ ile ad eylesün millet.
 
 Umumi bir uhuvvet hâsıl eylesün nûr-u ismetiyle,
 
 Bütün birbirine şevkatle imdâd eylesün millet.
 
 Bu gafletle geçerse ey "Emîri" asr-ı hâzırda,
 
 Mezaristan içinde nazmımı yâd eylesün millet."
 
 Emiri Efendi şahsiyeti ve karakteriyle de milletine örnek olmuştur. Fenne çok meraklıdır. Çok çalışkandır. Dinî, millî değerlere dil uzatan herkese karşıdır, onları hiç sevmez. Osmanlı kültürüne, Osmanlı sultanlarına, büyüklerimize büyük hürmeti vardır. İsimlerini hürmetle anmaktadır. Ne pahasına olursa olsun doğru bildiğini söylemekten çekinmez. Son derece doğru sözlü, dürüst ve merttir. Son derece fedakardır. Büyüklerimize dil uzatılmasına tahammül edemez.
 
 Doğru bildiğini çekinmeden söylemesine şu vak'ayı misal olarak verebiliriz: Talat Paşa'nın sadrazamlığı esnasında, Paşa'nın da bulunduğu bir toplantıya Emiri Efendiyi davet ederler. Sohbet esnasında, Talât Paşa'nın muhtelif mevzulardaki sathî değerlendirmeleri karşısında Emiri Efendi Paşa'ya dönerek:
 
 "-Paşa, paşa kaç cilt kitabınız var?" der. Talât Paşa:
 
 "-30-40 tane kadar." cevabını verir. Bunun üzerine Emiri Efendi;
 
 "Paşa, halktan utanmazsan Allah'tan kork. Ulema olmayan, Milletin ve devletin meselelerini çok iyi bilemeyen devlet adamı olamaz. Kitabı olmayan sadrazam olamaz. Sen millete ne vereceksin?" der.
 
 Emiri Efendi hoşlanmadığı insanlara hiç yüz vermemiştir. Mesela Ziya Gökalp'ten hoşlanmaz. Gökalp'in ısrarla Divan-ı Lügat-üt Türk'ü görmek isteme talebini reddeder ve araya sevdiği dostlarının da girmesine rağmen Gökalp'e kitabı göstermez...
 
 Değerli bir şair olan ve şiir yazabilecek kadar Arapça ve Farsça'yı iyi bilen Emiri Efendi'nin elliye yakın telif eseri bulunmaktadır. Eserlerinden bazıları şunlardır: Levami'ül Hamidiyye, Cevahir-ül Mülük, Ezhar-ı Hakikat, Yavuz Sultan Selimin Türkçe Eş'arının Tahmisi, Osmanlı Vilayet-i Şarkiyyesi (Diyarbekir), Yemen Hatırası, Mir'at-ül Fevaid...
 
 Emiri Efendi bu değerli eserlerinden, ilminden, şairliğinden ziyade ilim ve kültür âlemine nadide eserler kazandırması, topladığı kitapları milletine armağan etmesiyle tanınmıştır.
 
 Emiri Efendi'nin kültür dünyamıza kazandırdığı eşsiz eserlerden bazıları şunlardır:
 
 "Cerrahiyyet-ül Hâniyye", dünyada ilk cerrah olan ve çok başarılı ameliyatlar yapan ve bütün bunları minyatürlerle kitabında gösteren Sabuncuoğlu Şerafeddin Bilâlî'nin eşsiz eseri... Bu kitapta bazı mühim ameliyatların yapılışı ve ameliyatta kullanılan aletler resimlerle gösterilmiştir.
 
 Âşık Çelebi Tezkiresi: Âşık Çelebi'nin yazmış olduğu "Meşâir-i Şuara" isimli eserdir. Eserde 79 minyatür bulunmaktadır. Bu minyatürler şairler hayatta iken yapılmışlardır.
 
 Kıyafatü'l İnsaniye Fi Şemâili'l-Osmaniye:
 
 Seyyid Lokman'n, insanın fizikî yapısına bakarak karakter tayin etme ilmini muhtevi eseridir.
 
 Emiri Efendi ayrıca cilt bakımından da eşsiz eserler toplamıştır. Bunlardan "Muhibbi Divanı"üstü bordro meşin üzerine gümüşle işlenmiştir. Son derece değerli bir nüshadır.
 
 23 Ocak 1924'te vefat eden Emiri Efendi'nin cenaze merasiminde son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi de bulunmuştur.
 
 Mütevazi, ihlaslı bir zat olan Emiri Efendi yaptıklarıyla milletin gönlünde yer etmiştir. Kültürümüze eşsiz eserler kazandıran Emiri Efendiyi rahmetle, şükranla yâdederken hakkındaki yazımızı Yahya Kemal'in yazdığı "Ali Emiri'ye Gazel" şiiriyle noktalamak istiyoruz.
 
 Şöyle diyor Yahya Kemal gazelinde:
 
 "Muhtaç isen füyuzuna eslâf pendinin
 
 Diz çok önünde şimdi Emiri Efendi'nin
 
 Âmid o şehr-i nur öğünsün ile'l-ebed
 
 Fazl ü faziletiyle bu necl-i bülendinin
 
 İklim-i Rûm'u gezdi otuz yıl taraf taraf
 
 Bir maksadıyle tab'-ı nefâ'is-pesendinin
 
 Yekpare nur olan bu kütüphâne-î nefis
 
 Yekpare servetiydi bu âlemde kendinin
 
 Ecdâd-ı pâkimiz gibi vakfetti millete
 
 Hayranı oldu halk eser-î bîmenendinin
 
 Yâ Fahr-ı Kâinaat sen iyfâ et ecrini
 
 Divân-ı Kibriya'da bu Şark ercümendinin
 
 Çanakkale Harbinin unutulmaz kahramanı
 KOCA SEYİD
 Çanakkale önlerinde tarihte ender görülen bir muharebe cereyan etmekteydi. Bir yanda dünyanın en gelişmiş askeri vasıtalarına sahip ve sayıca çok kalabalık Batı ülkeleri, diğer tarafta vatanlarını müdafaa için cepheye koşup; düşmanın topuna, tüfeğine iman dolu göğsünü siper eden Mehmedcik...
 Anadolunun cihangir ruhlu yiğitleri, şanlı fakat talihsiz devletlerinin elde kalan kısmını müdafaa için cansiperane vuruşmakta. Düşman zırhlılarının yağdırdığı güllelere, yaylım ateşe karşılık vermekte, düşmana adım attırmamaktadır.
 
 Her hususu gözönünde bulundurduklarını zanneden ve hesaplarına göre en geç üç günde Çanakkale'yi aşacaklarını hesap eden düşmanlar yanıldıklarını acı bir şekilde görecek ve zelil bir halde kaçacaklardır Çanakkale önlerinden. Onlar kaçarken, geride Mehmetçiklerin kanları, canlan pahasına kazanıp evlatlarına ithaf ettikleri şanlı bir hatıra kalacaktır.
 
 Çanakkale harbinde tarihlere şanla geçen kahramanlık tabloları çizilmiştir. İşte böyle tablolan çizenlerden birisi de Koca Seyyit'tir.
 
 1889'da Balıkesir'e bağlı Havran ilçesinin Çamlık köyünde dünyaya gelen Seyit, çocukluğundan itibaren gürbüz yapısı ve pehlivanlığıyla dikkatleri çekmiştir. Bu vasfından dolayıdır ki asker ocağında kendisine pehlivanlığına izafeten "Koca" lakabı verilmiş ve "Koca Seyyid" diye tanınmıştır.
 
 1909'da vatani vazifesine yapmak üzere askere giden Koca Seyit üç senelik asker iken 1912'de Balkan harbi patlak vermiş, Seyit de birliğiyle birlikte savaşa katılmıştır. 1913'te Balkan savaşının sona ermiş olmasına rağmen Seyit terhis edilmemiştir.
 
 1914'te Birinci dünya savaşı patlak verince Seyit de Çanakkale'de topçu eri olarak vazife almıştı.
 
 Çanakkale Boğazı'nın Rumeli yakasında, Kilitbahir denilen mevkide 28 lik Mecidiye bataryasında Şeyit'le birlikte kırk kişi vazifeliydi.
 
 17 Mart 1915'te Çanakkale'deki bütün birliklerde yoğun bir faaliyet görülmekteydi. Ertesi gün, düşmanın büyük bir hücuma geçeceği haber alınmıştı.
 
 Seyit Onbaşının bataryasında da hazırlıklar tamamlanmış ve düşmanın taarruzu beklenmeye başlanmıştı.
 
 18 Mart 1918'de ilk önce Fransız daha sonra İngiliz zırhlıları Çanakkale boğazında görülmüşlerdi. Kıyılan yoğun top ateşine tutan düşman zırhlıları aynı şiddette karşı ateşle karşılaşınca duraklamışlar, fakat ateşlerini kesmemişlerdi.
 
 Anadolu ve Rumeli kıyılarından ateş ve dumanlar göklere yükselmekteydi, düşman ateşi aralıksız devam ediyordu.
 
 İngilizlerin en büyük savaş gemilerinden Queen Elizabeth ve Ocean zırhlıları Koca Seyit'in bataryasının bulunduğu Kilitbahir önlerine gelmiş, kıyıyı top ateşine tutmuştu.
 
 Ateş çemberi genişleye genişleye Koca Seyit'in bataryasına ulaşmıştı. Bataryanın sağına soluna mermiler peşpeşe düşmeye başlamıştı. Durumun kritik oluşunu gören batarya komutanı "sığınağa!" emrini vermişti. Fakat batarya erleri sığınağa ulaşmadan müthiş bir gürültü kopmuş, sanki yer yerinden oynamıştı. Koca Seyit de o gürültüden sonrasını hatırlamıyordu. Düşman gemilerinden atılan bir mermi cephaneliğe isabet etmiş, cephanelik havaya uçmuştu.
 
 Bataryadaki erlerden on dördü şehit olmuş, yirmi dördü ise yaralanmıştı. Sadece Seyit ile Ali isimli arkadaşı yara almadan kurtulmuşlardı.
 
 Sağlık erlerinin müdahelesiyle kendine gelen Seyit gözlerini açınca etrafta şehit olan arkadaşlarının cesetlerim görmüş ve arkadaşlarından durumu öğrenmişti. Bataryada ikisinden başka kimse kalmamıştı.
 
 Bataryanın toplarından ikisi toprağa gömülmüş ve kullanılmaz hale gelmişti. Sadece bir tanesi kullanılabilir haldeydi. Onun da vinci kırılmıştı.
 
 Koca Seyit, bir denizde hâlâ ateş püsküren düşman zırhlısına bir yerde yatan şehitlere bir de topa bakmış ve büyük bir hırsla her biri 215 okka (276 kilo) ağırlığındaki mermilere yönelmişti. Arkadaşı Niğdeli Ali şaşırmıştı, Koca Seyit ne yapmak istiyordu. Seyit, şaşkın şaşkın kendisine bakan arkadaşına "yardım et de mermiyi yükleneyim" demiş, ardından da "Ya Allah" diyerek koca mermiyi kavramış ve Ali'nin yardımıyla sırtlamıştı. 276 kiloluk yüküyle 28'lik topun altı basamağını çıkan Koca Seyit mermiyi topun ağzına yerleştirmeyi başarmıştı. İmanın hem nur hem de kuvvet olduğunu göstermişti Koca Seyyit. Bu hakikati bütün dünyaya ilan edecekti. Şimdi bütün dikkatini vermiş önünde canavar gibi duran Ocean'ın üzerine çevirmişti topun namlusunu. Hedefi iyice tesbit edip nişanının doğru olduğuna kanaat getirdikten sonra "Ya Allah, bismillah!" diyerek topu ateşlemişti. Topun gürlemesiyle birlikte karşıdaki düşman gemisinden yoğun siyah bir duman yükselmişti. Anında yalpalamaya başlamıştı. Koca gemi isabet almıştı. Gemi personelinin sesleri kıyıdan duyuluyordu. Vurmuştu Koca Seyit, koca kefere gemisini. Ve mağrur düşmanın koca gemisi batacaktı.
 
 Düşmanlar Mecidiye bataryasının safdışı edildiğini zannetmekteydiler. Kilitbahir cephesindeki komutanlar da aynı kanaate varmışlardı. Fakat Mecidiye bataryasından ateşlenen bir top düşman gemisini batırmıştı işte.
 
 Batarya komutanı Hilmi Bey derhal Mecidiye bataryasına koşmuş ve topu Seyitle arkadaşının ateşlediğini öğrenmişti. Hemen oracıkta onbaşı rütbesini takmıştı Seyit'e. Komutanlar takdirlerini bildirmekteydi. Seyit ise Anadolu insanının tevazuu ile kızarmakta ve "fazla birşey yapmadığını, sadece arkadaşlarının intikamını aldığını" söylemekteydi. "Nasıl yaptın?" sualine ise şu cevabı veriyordu. "Cenb-ı Hakkın yardımıyla."
 
 Koca Seyit'in Ocean'ı batınşı bir anda her tarafa yayılmıştı. Mehmedcik taze moralle düşmanı şiddetli top ateşine tutmuştu. Gün batımına kadar devam eden şiddetli savaşta düşman perişan edilmişti. Düşman Çanakkale'yi geçememişti. Geçemiyecekti de...
 
 Çanakkale kahramanlarından Koca Seyit 1918'de terhis edilmişti. Köyüne dönen Seyit geçimini temin için çalışmaya başlamıştı. Fakat hain gözler cennet vatanın üzerinde olunca rahatlık yoktu.
 
 Düşmanların hücumları bitmiyordu. Daha düne kadar Osmanlı devletine bağlı olan "uşak tabiatlı" Yunanlılar 15 Mayıs 1919'da İzmir'i, 28 Mayıs 1919'da da Ayvalık ve Edremit'i işgal etmişti. Vatan istila altındaydı, Çanakkale'nin şanlı gazisi Seyit onbaşı durabilir miydi? Durmadı ve işgal haberini alır almaz cepheye koştu.
 
 Karış karış vatanını müdafaa eden yediden yetmişe Anadolu insanıyla omuz omuza verip vuruşuyordu. Koca Seyit, Ordunun 26 Ağustos 1922'de başlattığı büyük taarruza da iştirak etmiş ve 28 Ağustos'ta cereyan eden muharebede iki yerinden yaralanmıştı. Büyük zaferin kazanıldığını hastanede yatarken öğrenmişti Koca Seyyit. Dünyalar kendisinin olmuştu. Artık asırlardır olduğu gibi şanlı bayrağı semalarda hür olarak dalgalanacak, Ezan-ı Muhammedi vatan semalarından eksik olmayacaktı.
 
 Savaşın kazanılmasından sonra mütevazı hayatını devam ettirmişti. Koca Seyyid, fakirdi, çoluk çocuğunun geçimini sağlamak için binbir meşakkatle dağdan odun getiriyor, odun kömürü yapıp satıyordu.
 
 Koca gazinin madalyası bile yoktu. O da "müracaat et sana madalya versinler, maaş bağlasınlar" diyenlere, "Biz madalya için, maaş için dövüşmedik. 'Ya şehid olacağız ya gazi' dedik. Ücretini Cenab-ı Allah'tan bekledik ve Rabbim bize gazilik rütbesini nasib etti" demiştir.
 
 1939 yılının Aralık ayında vefat eden Koca Seyit geride maddî hiç bir servet bırakmamıştı. Madde bakımından belki dünyanın en fakir insanıydı, fakat, şanlı tarihe malolan şanlı hatıralar bırakmıştı.
 
 istiklâl Harbinin aziz şehitlerinden
 ŞAHİN BEY
 Asırlar boyunca hür yaşamış necip milletimiz, hürriyetlerine, vatanlarına, dinlerine müteveccih tecavüzleri bertaraf etmek için canlarını seve seve feda etmişlerdir. Bu, tarih boyunca böyle olmuştur.
 İstiklal Harbi neticesindeki muhteşem zafer, binlerce aziz şehidin kanlarıyla yazdıkları eşsiz bir detandır.
 
 Binlerce vatan evlâdı, vatanlarının tehlikede olduğunu görünce düşmanın önüne dikilmişlerdir. Onlar Allah'ın rızasını gaye edinmişlerdi ve ebedî hayatı arzulamaktaydılar. Bu yüzden dünyalıklara ve dünyaya ehemmiyet vermemiş, hayatı sadece bu dünyadaki safhadan ibaret bilen maddenin esirlerine meydan okumuşlardır.
 
 Antepli Şahin Bey de istiklal harbinin aziz şehitlerindendir. Tek başına düşmana meydan okumuş, "Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep'e giremez." demiştir. Bu kahramanın hayatı, fedakarlıklarla doludur, yeni nesil için ibret levhasıdır.
 
 Hayatı-İstiklal Harbine Katılışı
 
 Şahin Bey 1877'de Gaziantep'de doğmuştur. Asıl adı Mehmed Said'dir. 1899'de Yemen'e er olarak giden Mehmed Said, Yemen cephesinde gösterdiği muvaffakiyet ve kahramanlık üzerine başçavuş olmuştur.
 
 Mehmed Said 1911'de Trablusgarb harbine gönüllü olarak katılmış, Balkan savaşlarında Çatalca cephesinde savaşmıştır.
 
 Galiçya'da 15. Kolorduda savaşan Mehmed Said, 1917 Ekiminde Sina Cephesinde vazife almıştır. Tehlikeli vazifelere gönüllü olarak koşan, vatanperverliği, ahlakı ile dikkatleri üzerinde toplayan Mehmed Said'in rütbesi teğmenliğe yükseltilmiştir.
 
 1918'de İngilizlerle Sina cephesinde cereyan eden şiddetli bir muharebe neticesinde esir düşmüştür. Mısır'daki İngiliz esir kampında 1919 Aralık ayı başlarına kadar esir olarak kalan Mehmed Said, ateşkesden sonra serbest bırakılmıştır.
 
 Şahin Bey, 13 Aralık 1919'da İstanbul'a gelmiş, Harbiye Nezaretine müracaat ederek vazife istemiştir. Harbiye Nezareti tarafından Urfa'nın Birecik kazası Askerlik Şubesi Başkanlığına tayin olunan Şahin Bey, İşgal altındaki Antep'in vaziyetini görerek Antep'te kalmaya karar vermiştir.
 
 Antep Heyet-i Merkeziyesine müracaat ederek vazife isteyen Şahin Bey, heyetin kendisine Kilis-Antep yolunu kontrol altında tutma vazifesini vermesi üzerine derhal çalışmaya başlamıştır.
 
 Yıllardır evinden, ailesinden, çocuklarından ayrı kalan Şahin Bey, kendisine verilen vatan hizmetinin mesuliyetini omuzuna aldıktan sonra derhal hizmet mahalline koşmuştur. Yıllar sonra döndüğü evinde ise ailesi ve çocukları arasında ancak bir gün kalmıştır.
 
 1920 yılı Ocak ayı başlarında köyleri dolaşarak cihadın ehemmiyetini ve faziletini anlatan Şahin Bey, kısa zamanda 200 fedai toplamıştır.
 
 Kilis-Antep yolu, Antep harbinin kilit noktasıdır. Ne yapılıp edilmeli Fransızların bu yoldan Antep'teki işgal birliklerine yardım ulaştırmalarına engel olunmalıdır. Şahin Bey kendisine haber gönderen Anteplilere şu cevabı vermektedir:
 
 "Müsterih olunuz. Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep'e giremez!"
 
 5 Kasım 1919'da İngilizlerden işgal hareketini devralan Fransızlar bir türlü Anadolunun bu güzel beldesini işgale muvaffak olamamakta, şehir halkı, sınırlı imkânlarıyla karşı koymaktadırlar. Fransızlar bütün ümitlerini Kilis'ten gelecek takviye kuvvetlerine bağlamışlardır. Fakat, o yolu da Şahin Bey bir avuç serdengeçtisiyle tutmuştur.
 
 Şahin Bey ve fedaileri 3 Şubat'ta ve 18 Şubat 1920'de tam donanımlı Fransız birliklerini perişan etmişlerdir.
 
 Şahin Bey, zaferin ardından düşman kumandanına gönderdiği mektupta şöyle demektedir:
 
 "Kirli ayaklarınızın bastığı şu toprakların her zerresinde şühedâ kanı karışıktır... Din için, namus için, hürriyet için ölüme atılmak bize, Ağustos ayı sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir. Bir gün evvel topraklarımızdan savuşup gidiniz. Yoksa kıyarız canınıza."
 
 Sürüyle saldıran düşman kuvvetleri bir avuç yiğit karşısında perişan olmanın şaşkınlığına düşmüşlerdi. Bu şaşkınlık yerini öfkeye terketmiş ve Antep'e ulaşmak düşman kuvvetleri için bir prestij, meselesi olmuştur.
 
 Fransız kuvvetleri 25 Mart 1920'de Andorya kumandasında yola çıkar. Bu Fransız küvetleri sekiz bin piyade ve iki yüz süvariden oluşmaktaydı. Ayrıca bu Fransız birliğinde, bir batarya top, 16 Ağır makinalı tüfek, çok miktarda otomatik tüfek ve 4 tank mevcuttu.
 
 Kahraman Şahin Bey, ancak yüz kişiyi bulan fedâileriyle düşmanın karşısına dikilmişti. 25 Mart günü sabahtan akşama kadar çatışma devam etmiş ve Şahin Bey düşmana ağır kayıplar verdirmiştir.
 
 Şahin Bey gece gündüz uyumuyor, çatışma esnasında her tarafa yetişerek fedailerin manevî kuvvetlerini yükseltmeye çalışıyordu. Sırtındaki kaputu çıkartıp nöbet bekleyen yiğitlerin üzerine örten Şahin Bey, her hareketiyle örnek olmaktaydı.
 
 28 Mart sabahına kadar düşmana aman vermeyen Şahin Bey, durumun gittikçe kritik hal almasından sonra kendisine geri çekilmeyi tavsiye edenlere şöyle diyordu:
 
 "Düşman buradan geçerse ben Ayıntab'a ne yüzle dönerim, düşman ancak benim vücudum üzerinden geçebilir."
 
 Çatışmanın 4.günü Öğleye doğru Şahin Bey'in yanında 18 kişi kalmıştı. Onların da şehadet şerbetini içmelerinden sonra tek başına kalan Şahin Bey, son kurşunu kalıncaya kadar düşman ateşine karşılık vermiştir.
 
 Atacak kurşunu kalmayan Şahin Bey tüfeğini yere çarparak kırmış ve sel gibi üzerine hücum eden düşmanlara karşı yumruklarını sıkarak karşı durmuştur. Silahsız Şahin Bey'in yanına yaklaşamayan düşman askerleri uzaktan ateş ederek Şahin Bey'i şehit etmişler, ardından süngü darbeleriyle aziz nâşını parça parça etmişlerdir.
 
 28 Mart 1920'de şehadet şerbetini içen Şahin Bey'in ağzından dökülen son söz şu olmuştur. "Allah'ım vatanımı kurtar, alçak düşman! Gel sen de süngüle" Şahin Bey'in şehadet haberi şehre gelince yanık bağırlardan şu mısralar dökülmüştür:
 
 Şahin'i sorarsan otuz yaşında,
 
 Süngüyle delindi köprü başında.
 
 Çeteler toplanmış ağlar başında.
 
 Uyan şahin uyan gör neler oldu.
 
 Sevgili Ayıntab'a Fransız doldu.
 
 Şahin Bey, istiklal meş'alesini tutuşturmuş, onbinlerce Şahinler, tutuşturulan bu meş'aleyi söndürmemek için vargüçleriyle vuruşmaya koşmuşlardır. Şahin Bey'in 11 yaşındaki oğlu Hayri de gönüllü olarak savaşa katılmış ve bütün çatışmalarda yer almıştır.
 
 Şair o yıllarda Ayıntaplılara şöyle seslenmektedir:
 
 "Düşünme arkadaş, Allah büyüktür,
 
 Alamaz bir tek taş Allah büyüktür,
 
 Sen çalış ve uğraş Allah büyüktür.
 
 Sönmesin İslâmın parlak yıldızı..."
 
 Cenab-ı Hakka istinad edenler düşmana tek bir taş vermemek için 11 ay düşmana kan kusturmuşlar ve din için, millet için vatan için, altı bin şehid vermişlerdir.
 
 istiklâl Marşı Şâiri
 MEHMED AKİF
 Sevr antlaşmasından sonra düşman baskısına maruz kalan vatanın semâlarını kara bulutlar kaplamıştı. Asırlar boyu esaret nedir bilmeyen bir millet mahzundu, kederliydi... Bu vatan semâlarında dalgalanan şanlı sancak ve asırlar boyu vatan semalarını çınlatan Ezan-ı Muhammedi dinecek miydi?.. İşte bu esnada gönüllere su serpen ümit mayası aşılayan gür bir ses şöyle haykırıyordu:
 
 "Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
 
 Sönmeden Yurdumun üstünde tüten en son ocak.
 
 O benim milletimin yıldızıdır, parlıyacak,
 
 O benimdir, o benim milletimindir ancak!
 
 Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
 
 Hangi çılgın, bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
 
 Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.
 
 Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım."
 
 Bu ses, Mehmed Akif in sesiydi. İstiklal marşıyla millete böyle sesleniyordu. Aynı ses, Balkan harbi esnasında; Beyazıt, Fatih, Süleymaniye camii şeriflerinden, milli Mücadele'de Balıkesir Zağanos Paşa, Kastamonu Nasrullah ve daha pek çok camilerden millete seslenmişti...
 
 İlk önce ümitsizliğe karşı çıkmış, daha sonra fikir birliği için, İslam Birliği için çalışmaya başlamıştı.
 
 "Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
 
 Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez"
 
 diyerek tefrikanın dehşetine dikkatleri çeken Akif hiçbir vakit ümidini kaybetmiyordu. Şöyle sesleniyordu necib milletine:
 
 "Değil mi cephemizin sinesinde iman bir
 
 Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir
 
 Değil mi sinede birdir vuran yürek... Yılmaz!
 
 Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz!...
 
 Ve Mehmed Akif in dediği gibi yedi düvel saldırsa da bu cephe sarsılmayacaktı, sarsılmamıştı. İstaklal, Hakka tapan milletindi ancak... Ve "İla-yı kelimetullah" için didinen bir millete Cenab-ı Hakkın armağanıydı, ihsanıydı istiklal...
 
 Mehmed Akif şiirleriyle, makaleleriyle vaazlarıyla bu milletin dertlerini dile getirmiştir. O hislenişiyle, heyecanıyla, yaşayışıyla bu milletten bir parçaydı. Bu necib milletin tercümanı, san'atkârı, bir temsilcisiydi. Bu yüzdendir ki millet onu muhabbetle bağrına basmış, aradan yıllar geçmesine rağmen unutmamıştı. Unutmayacaktı da... Her sabah vatan evladları "İstiklâl Marşı "nı gür sesle söylemekte, mânâsını ruhlarına sindirmektedir...
 
 Hayatı-Şahsiyeti
 
 Mehmed Akif in hayatına bakıldığında onu vatan şairi, İslâm şâiri yapan unsurların ne kadar yerli ve asil olduğu görülecektir.
 
 Akif, 1873 yılında Fatih Sarıgüzel semtinde her köşesine Kur'an sesi sinmiş mütevazi bir evde dünyaya geldi. Babası, Fatih müderrislerinden İpekli Tahir Efendi'dir. Annesi Buhara Türklerinden Emine Şerife Hanım'dır.
 
 Çok âbid ve zâhid ebeveynin çocuğu olmak saadetini tadarak dünya misafirhanesinde günlerini geçiren Akif, henüz çok küçük yaşından itibaren anne ve babasından ibâdetin vecdini, zevkini, heyecanını tadarak hayat mektebinin ilk basamağını adımlamaya başlamıştı.
 
 Konuşmaya başladığı andan itibaren babası ona Kur'an-ı Kerim'den âyetler ezberletmeye başlamıştı.
 
 Henüz dört yaşındayken de Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde ilk tahsiline başlamıştı. Daha sonra yine Fatih'te muvakkitha'nenin yanında ilk mektebe devam etti. Ardından Fatih Merkez Rüştiyesini ve daha sonra da Mülkiye'nin idâdî kısmını bitirdi.
 
 Bu tahsil devresi esnasında bir taraftan da babasından Arapça, fıkıh, tefsir gibi dinî ilimler tahsil etmekte, Esad Dede'den de Farsça dersleri almaktaydı. İlme ve ilim tahsiline doymak bilmiyordu âdeta...
 
 1887 senesine kadar tahsil hayatı kesintisiz devam etmiştir. Bu sene içerisinde üst üste gelen iki acı, Akif i kedere boğmuştur. Hem hocası, hem arkadaşı olan babası bu sene içerisinde vefat etmişti. Pederinin vefatından sonra büyük Fatih yangınında evleri yanmıştır. Bu hadiselerden sonra ailesinin mesuliyeti de omuzlarına yüklenen Akif, Halkalı Ziraat ve Beytar Mektebine girerek yüksek tahsilini tamamlamış ve hayata atılabilecek duruma gelmiştir.
 
 Okulu bitirdiği 1893 senesinden memuriyetten ayrıldığı 1913'e kadar çeşitli vazifelerle Anadolu ve Rumeli'de bulunmuştur. Memuriyeti esnasında bir yandan da, Halkalı Ziraat ve Ziraat Makinesi mektepleriyle, İstanbul Darülfünununda edebiyat ve kitabet dersleri vermiştir.
 
 Balkan harbinin arkasından memuriyetten ve Darülfünundan istifade etmiştir. Akif o andan itibaren bütün mevcudiyetiyle vatan hizmetine koşmuştur. Balkan faciasını müteakip İstanbul'un selâtin camilerinde binlerce İstanbulluya verdiği vaazlarında mağlubiyetin sebeblerini tahlil ediyor ve ümitsizliğe yer verilmemesini ihtar ederek ümidvâr olmalarını, ayrılığa asla yer verilmemesini, birlik ve beraberlik içerisinde olunmasını, Cenab-ı Hakka bağlılıktan ayrılınmadığı müddetçe zaferin er geç kendilerinin olacağını söylüyordu.
 
 Akif, 1918 yılında İslam'a yapılan hücumlara ilmi cevap vermek ve saldırıları ikna edici delillerle susturmak, İslam Âleminde ortaya çıkan birtakım dinî meseleleri halletmek için kurulan "Darül Hikmet-il İslâmiyye" de vazife yapmıştır.
 
 İstanbul'da hizmet vasıtasının tamamen kaybolması üzerine de mücadelesini sürdürmek üzere Anadolu'ya geçmiştir.
 
 Milli Mücadele'de Akif
 
 Milli Mücadele saflarında yer almak için Ankara'ya giden Akif i çeşitli bölgeleri dolaşarak halkı aydınlatırken görüyoruz... Vaaz ve nasihatlarıyla mücadelenin ehemmiyetini dile getiren Akif, her gittiği yerde büyük alâkayla karşılanıyordu.Konuşmalarıyla milletin hissiyatını dile getiriyor. Milletin hissiyatına, ruhuna hitap ediyordu.
 
 6 Şubat 1920 günü Balıkesir Zağnos Paşa Camiini tıklım tıklım dolduran ahâliye şöyle sesleniyordu Akif:
 
 "Ey cemaati Müslimin! memleketlerinizi kurtarmak için devam eden mücâhedâtımızda bir noktaya son derece dikkat etmelisiniz! Bu hareketlerin, bu himmetlerin sırf müdafai din ve vatan gayesine müteveccih olduğu yar ve ağyar nazarında tamamiyle anlaşılmalıdır. Fırkacılık, menfaatcilik, komitecilik gibi hislerden külliyen müberra olduğuna yakındakilere uzaktakilere tamamiyle kanaat gelmelidir. Bu kanaati zerre kadar sarsacak bir harekete, bir söze kimse tarafından meydan verilmemelidir."
 
 Yine devamla şöyle diyordu:
 
 "Cemaat içinde herkesin uhdesine düşen bir vazife-i vataniye, bir farizâ-i diniye vardır ki onu ifa hususunda zerre kadar ihmal göstermek caiz değildir. Bu hususta hiçbir fert kenara çekilerek seyirci kalamaz. Çünkü düşman kapılarımıza kadar dayanmış, onu kırıp içeri girmek, harîm-i namus ve şerefimizi çiğnemek istiyor. Bu nâmerd taarruza karşı koymak, kadın, erkek, çoluk çocuk, genç, ihtiyar... Her fert için farz-ı ayın olduğu, bir lahza hatırdan çıkarılmamalıdır."
 
 Akif in bu vazlan kulaktan kulağa her tarafa yayılıyordu. Kastamonu Nasrullah Camiinde verdiği vaaz ise Yurdun çeşitli yerlerinde camilerde okunmuş, bastırılarak her tarafa dağıtılmıştır.
 
 İstiklal Harbi esnasında I.Büyük Millet meclisine Burdur mebusu olarak giren Akif bu devrede 17 Şubat 1921'de İstiklal Marşı'nı yazmıştır. Millet meclisince yüzlerce şiir arasından seçilerek 12 Mart 1921'de kabul edilen İstiklal Marşı, mecliste tekrar tekrar okunmuş, vecd içerisinde ayakta dinlenmiştir...
 
 Bu esnada yazdığı şiirler dillerden düşmüyordu. Cepheye giden kahraman Mehmedçiğe şöyle sesleniyordu Akif:
 
 "Yurdunu Allaha bırak çık yola
 
 "Cenk"e deyip çık ki vatan kurtula.
 
 Böyle müyesser mi gaza her kula
 
 Haydi, levend asker, uğurlar ola."
 
 Bütün şiddetiyle Anadoluya saldıran düşmanlar karşısında imanlı göğsünü siper edenlere kuvve-i maneviyye olarak Akif in sesi çınlıyordu siperlerde:
 
 "Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;
 
 Bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz.
 
 Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i namusun?
 
 Meğer ki harbe giren son nefer şehid olsun."
 
 ...Ve azimle, imanla büyük savaştan yüz akıyla zaferle çıkılmıştı.
 
 Akif in İstiklal Harbinden sonraki devresi vatandan cüda geçmiştir.
 
 Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine 1923'te Mısır'a gitmiştir. Daha sonra aralıklarla tekrarlanan bu Mısır seyahati, 1926'dan 1936'ya kadar 10 sene fasılasız sürmüştür. Bu devrede Akif fikrî mesâisi yanında Mısır Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Türk edebiyatı dersi okutmuştur.
 
 1936 senesi sonlarında hastalanması üzerine Vatana dönen Akif, 26 Aralık 1936 günü akşamı Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Aziz naşı ebedî âlemin ilk kapısı olan Edirnekapı'daki şehitlikte bulunan mezarlığa binlerce gencin elleri üzerinde taşınmıştır...
 
 Fikirleri-şahsiyeti
 
 Akif, İslama ruhu canıyla bağlı bir şahsiyet olarak İslâmı lisanı hali yanında kaliyle de müşahhas olarak anlatmıştır. Akif, İslamiyetin gericilik ile asla alakası olmadığım, müsbet ilimlerle dinî ilimlerin beraber götürülmesi lazım geldiğini söylüyordu.
 
 Miskinliğin İslamiyyette yeri olmadığını bilakis İslamiyyetin gayret dini olduğunu haykırıyordu. Şöyle diyordu Akif:
 
 "Şehâmet dini, gayret dini, ancak Müslümanlıktır, Hakiki Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır." İslam Birliği'nin önde gelen savunucularındandı. Mekteplerde, ahlaktan millî şuurdan, inançlardan taviz verilmeden tedrisat yapılmasını müdafaa ediyordu...
 
 Gençleri çalışmaya, gayret etmeye, yükselmeye teşvik ediyordu.
 
 Zaten kendi tahsil hayatı gelecek nesillere müşahhas bir misaldi. O, yüksek tahsili esnasında aynı sınıfta bulunan Ermeni ve Yahudi gençlerle birincilik mücadelesi yapmış, "Bir gayrı müslimden geri kalmamak için" vargücüyle çalışmış ve her ikisini de geçerek sınıfının ve okulunun birincisi olmuştur.
 
 Akif gayet mütevazi bir şahsiyetti. İnancından asla taviz vermezdi. Dine karşı vaki en ufak hücumlara tahammül edemez, derhal ona haddini bildirmek isterdi. Bu vasıfları yüzündendir ki milletle arasında muhabbet bağları örülmüş ve her zaman hayırla yâdedilmiştir.
 
 Eserleri
 
 M.Akif in düz yazı eserleri de varsa da en fazla manzum eserleriyle tanınmıştır. Manzumeleri SAFAHAT adı altında bir kitapta toplanmıştır. Safahat şu yedi kitaptan meydana gelmiştir: Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hâtıralar, Âsım, Gölgeler...
 
 Mensur eser olarak: Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad'da yüz kadar makale ve hasbuhali yayınlanmıştır. Ayrıca 50 kadar tercümesiyle 10 kadar mev'izesi vardır.
 
 Arapça, Farsça ve Fransızca'ya vâkıf olan Mehmed Akif in tercüme ettiği başlıca eserler şunlardır: Müslüman Kadını (Ferid Vecdi Bey'in eseri) Hanoto'ya Karşı İslâmı Müdafaa, Anglikan Kilisesine Cevap (Abdülâziz Çaviş), İçkinin Beşer Hayatında Açtığı Rahneler (Abdülâziz Çaviş), İslâmlaşmak (Said Halim Paşa)
 
 Alıntıdır