Anasayfa Kuruluşu  İlk yerleşenler Köyümüz hakkında Fotoğraf Albümleri Harp zamanı Hikayeleri İletişim
Fotoğraf Albümleri
Videolar
  Vefat edenler
Destekleyenler
  Atasözü şiir mani
  Yörükler ve rumeli
  Duyuru ve ilan
Muhtar ve azalar
Önceki muhtarlarımız
Komşu köyler
Nükteler
Resmi linkler
Kardeş siteler

 
Örnek Devlet idarecisi ve büyük âlim
AHMED CEVDET PAŞA
19. asrın en meşhur Devlet adamı ve âlimlerinden birisi de Ahmed Cevdet Paşa'dır.
Cevdet Paşa Devlet kademelerindeki icraatlarıyla, telif ettiği eserlerle ve hukuk sahasındaki üstün başarısıyla devrinde ve sonraki yıllarda takdirle hatırlanmıştır.

27 Mart 1822'de Lofça'da doğan Cevdet Paşa ilim âlemine çok küçük yaşında adımını atmıştır. Dedesi Ahmet Ağa Prut gazilerindendir. Babası İsmail Ağa Lofça'nın idare meclisi azâsıdır. Annesi Ayşe Sünbül Hanım da kültürlü, ilim, irfan kıymeti bilir bir kadındır. Bu şekilde ilme kıymet veren bir aile muhitinde büyüyen Ahmet Cevdet, ilk tahsilini doğduğu kasabada yapmış, çok kuvvetli bir dinî kültür edinmiştir. 17 yaşına kadar Lofça'daki âlimlerden dinî ilimlerin yanı sıra, Arapça, mantık ve fen ilimleri tahsil etmiştir. Fıtraten, zeki, kabiliyetli ve çalışkan olan Ahmet Cevdet 1839'da İstanbul'a gelmiş ve Fatih Camiinde tahsiline devam etmiştir. Bir taraftan öğrenirken diğer taraftan da öğrendiğini öğretmektedir. Devrin ricali, âlim ve şairleriyle tanışmış, hepsinin takdirini kazanmıştır.

1844'te Dârül-Mesnevî'nin açılışı esnasında padişah I.Abdülmecit'in huzurunda Mesnevi-i Şerif icazetini almıştır.

Medresede, hadis, tefsir, mantık, âdap, ilm-i kelam, hikmet, hendese, hesap, cebir, kozmoğrafya, coğrafya tahsil ederek kuvvetli bir ilmî yapı kazanmış olan Cevdat Paşa, devlet hizmetinde çeşitli kademelerde selâhiyetini ortaya koymuş ve her vazifesinde muvaffakiyet göstermiştir.

1845'te Müderris oldu. 1850'de Meclis-i Maârif âzâlığı ile Darülmuallimîn müdürlüğüne tayin edildi-. 1851'de devrin en yetkili ilim müessesesi olan "Encümen-i Dâniş"e âza tayin edildi. Bu vazifede iken "Kavâid-i Osmaniyye" isimli dilbilgisi kitabını Sultan Abdülmecid'e takdim etti. 1853'te de otuz yılda ikmal edeceği 12 ciltlik meşhur eseri "Tarih-i Cevdet" in üç cildini tamamlayarak padişaha sundu.

Cevdet Paşa bir yandan resmî vazifelerini yaparken bir yandan da ilmî faaliyetini devam ettirmekte, durmadan eser telif etmekteydi. Onun parlak çalışmalarla geçen vazife hayatına göz atmaya devam edelim:

1855'te Vak'anüvis olan Cevdet Paşa, yine aynı sene içerisinde Galata Mollası olarak hizmet verdi. Meclis-i Âli-i Tanzimat âzası oldu. Bu vazifede iken cezaî kanunnâmeleri tamamlamada çalıştı. 23 Mayıs 1863'te Bosna-Hersek müfettişliğine gönderildi. Bu vazifeden dönüşünde kendisine Osmanlı nişanı verildi. 1865'te vezir (paşa) rütbesini kazandı ve akabinde Haleb Valiliğine tayin olundu. 1868'de İstanbul'a çağrılarak "Divan-ı Ahkâm-ı Adliye" ve "Cemiyet-i İlmiyye" başkanlıklarına getirildi. Cevdet Paşa, yirmi sene bu vazifede kaldı. Bu vazifede iken 1872'de Maraş valiliğine (18 gün), Bursa valiliğine gönderilmişse de sonradan tekrar çağrılarak, Hanefi fıkhının temel alındığı kanunların tanzimi için çalışan heyetin başına getirildi.

Temel hukuk eserlerinden olan ve uzun zaman kullanılan "Medeni kanunları" muhtevi Mecelle'nin tanziminde en büyük vazifeyi yüklenmiştir.

Cevdet Paşa çeşitli defalar, mühim devlet makamı olan nazırlık (bakanlık)larda bulunmuş ve bu makamlarda iken çok değerli icraatlar yapmıştır.

Vefatına kadar, beş defa adliye, üç defa marif, iki defa evkaf (vakıflar), birer defa da dahiliye (içişleri), ticaret ve ziraat (tarım) nazırlığı yapmıştır. Ayrıca Şûrayı Devlet (Danıştay) reisliği de yapmıştır.

Mühim devlet idareciliği esnasında isabetli karar vermesiyle de tanındı. 1877'deki Osmanlı-Rus harbinin aleyhinde bulundu ve devletin harbe girmesini istemedi, fakat imkânları elvermediğinden harbe mani olamadı.

25 Mayıs 1895'te İstanbul'da Hakkın rahmetine kavuşan Cevdet Paşa geride kendisini rahmetle andıran değerli eserler ve uzun yıllar boyunca verilen değerli hizmetler bıraktı. Fatih türbesi mezarlığına defnedildi.

Cevdet Paşa, tarih, hukuk, edebiyat ve dinî ilimler sahasında kıymetli eserler telif etmiştir. Başlıcaları şunlardır:

Kavâid-i Osmaniye, Belâgat-i Osmaniye, Kavâid-i Türkiyye, Divançe (kaside ve gazeller), Tezâkir (tarih), Tarih-i Cevdet, Mâruzât, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefâ... Ayrıca kendisinin başkanlığındaki ilmî bir heyetin hazırladığı ve 1868'den 1926'ya kadar 58 sene mer'iyette kalan MECELLE'yi de Cevdet Paşa'nın emek verdiği eser olarak kabul etmek lazımdır.

Cevdet Paşa Yurdumuzda Hukuk Fakültesinin kurucusu olarak da isim yapmıştır.

Avrupalılarla güreşmeyi cihad kabul eden cihan şampiyonu pehlivan
KOCA YUSUF
Pehlivanlarımızın dünyaya nam saldıkları 19. asırdayız. Henüz yürümeye başladığı andan itibaren akranlarıyla kapışarak pehlivanlığa ilk adımı atan yiğitlerimiz, büyüdükçe ustaların nezareti altında güreş dersi alarak er meydanına hazırlanmaktadırlar. Devrin hâkim havası altında, sağlam bir dinî ve millî kültür alan pehlivanlar, mertlik, yiğitlik, pehlivanlık yarışıı yapmayı en büyük zevk kabul etmektedirler. Devrin insanlarının en büyük eğlencesi de bu yiğitlerin güreşlerini seyretmektir.
Asırlardır harp meydanlarında gayr-i müslimlerle karşılaşmış yiğitlerimiz, ilk defa 19. asırda, sulh zamanında "diyar-ı firengistan"da gayr-ı müslim pehlivanlarla karşılaşmışlardır. Avrupa ve Amerika'da güreşerek dünyaya nam salan pehlivanlarımızın en meşhuru Koca Yusuf tur.

Gelmiş geçmiş en meşhur pehlivanlarımızdan olan Koca Yusuf, ulemâların "darül harp"te güreş tutmanın ve müslümanların maddeten de güçlü olduklarını isbat etmenin de bir cihad olduğu yolunda beyanları üzerine Avrupa ve Amerika'ya itmiş oralardaki bütün meşhur pehlivanların sırtını yere vurarak cihan pehlivanı unvanını almıştır.

Evlâd-ı fâtihan'dan olan Koca Yusuf 1865'te Deliorman'ın Şumla köyünde dünyaya gelmiştir. Çocukluğundan itibaren güreşe merak salan Yusuf on altı yaşında ayağına kisbet geçirerek er meydanında boy göstermeye başlamıştır.

Yusuf, çevikliği, kuvveti, ustalığı yanı sıra; açık sözlülüğü, mertliği ve İslâm'ı yaşamadaki hassasiyetiyle de dikkatleri çekmektedir.

Yirmi yaşına geldiğinde kendisine antreman verecek pehlivan bulamayan Koca Yusuf çoğu vakit tek başına çalışmaktadır.

Yusuf, koca koca kütükleri kaldırmakta, bu kütükleri kucağına alarak taşımaktadır. Her gün yüksek dağlara inip çıkan, koşan, temiz havayı ciğerlerine dolduran Yusuf, duvar idmanı yapmakta, çamur yoğurarak parmaklarını ve bileklerini kuvvetlendirmektedir.

Koca Yusuf yirmi yaşında iken 1885 yılında, 26 senedir Kırkpınar Başpehlivanlığını elinde bulunduran Aliço ile berabere kalmış, Aliço da sonrasında Koca Yusuf un "başpehlivanlığa" layık bir yiğit olduğunu kabul ederek başpehlivanlığı devretmiştir. Bu tarihten itibaren Yusuf Türkiye'nin başpehlivanıdır. Karşısına çıkan hiçbir pehlivan kendisinden bu unvanı almaya muvaffak olamamışdır. Devrin meşhur pehlivanları; Adalı Halil, Kara Ahmet, Katrancı, Karagöz Ali, Memiş, Filiz Nurullah, Kurtdereli Mehmet ve Hergeleci İbrahim Koca Yusuf la kapışmışlar, hepsi de Yusuf un kendilerinden üstün pehlivan olduğunu kabul etmişlerdir...

Er meydanında kıran kırana güreş yapılmaktadır. Zamana sınırlama yoktur. Mesala 1890'da Koca Yusufla Adalı beş saat güreşmişler, fakat herhangi bir netice alamamışlardır.

Türkiye'nin en kuvvetli adamı kabul edilen Yusuf, Fransız sirk cambazı Doublier'in dikkatini çeker ve Yusuf u Avrupa'ya götürerek güreştirmek bu sayede para kazanmak ister.

Meseleyi Koca Yusuf a açtığında ilk başlarda kabul etmeyen Yusuf, bilahare parayı pulu aklına getirmeden, sadece "keferelerin sırtını yere vurmak" ve Müslümanların maddî kuvvet bakımından da üstün olduklarını isbatlamak için Avrupa'ya gitmeğe razı olur.

Avrupalılar o devirde serbest güreşin yabancısı olduğundan Koca Yusuf Greko Romen güreşi dersi alır. 1895'te Fransa'ya gider. Yusuf, antremanda bile olsa içerisinde yenişme olmayan güreşi kabul etmemekte, karşısındaki rakibini tutar tutmaz yere sermektedir.

Fransa'ya giden Yusufun nâmı kısa zamanda bütün Fransa'da duyulmaya başlamıştır. Yusuf peşpeşe yaptığı güreşlerde rakiplerini bir dakika bile beklemeden tuş yapmaktadır.

Fransa'nın meşhur güreşçileri, Fenelon, Furnier, Dumont, Pol Pons, Sabes ve Feliks Bernard'ı Fransızları hayrette düşürecek kadar kısa zamanda yener. Mesela Dünya şampiyonu diye tanınan Sabes'i dört saniyede tuş eder.

Yusufun rakiplerini nasıl yendiğini anlamaya bile vakit bulamayan seyirciler güreşlerin uzatılmasını istemektedirler. Yusuf ise böyle bir teklifi şiddetle reddetmektedir. Menejerleri Yusuftan yavaş güreşmesini rica ederler. Yusuf bu teklifi kabul eder. Fakat Yusuf rakipleriyle bir-iki dakika oynadıktan sonra kâfi bulmakta ve sırtlarım yere vurmaktadır. Çaresiz kalan organizatörler Yusufun karşısına peş peşe iki güreşçi çıkarırlar ve iki güreşçinin yirmi dakika dayanması halinde büyük para vadederler. Ne varki Yusuf kendisiyle peş peşe güreşen Gambier ve Raul gibi meşhur güreşçileri de yirmi dakika dolmadan tuş yapıverir.

Yusuf, karşısına çıkan mağrur Rum Pierri ve İngiliz Tom Cannon'u da kısa zamanda tuş eder.

Avrupalı organizatörler, bu müthiş pehlivanı ancak bir Müslüman pehlivanının yenebileceğine kanaat getirerek Türkiye'den Hergeleci İbrahim'i getirirler.

Fransa'da karşı karşıya gelen Koca Yusuf la Hergeleci Avrupalıları hayrette bırakan müthiş bir güreş sergilerler. Anlaşmalarına göre güreş Türkiye'deki gibi serbest ve kıran kırana olacaktır.

Güreş süratle devam ederken Yusuf, Hergeleci'ye boyunduruk takar, Hergelecinin burnundan kan akmağa başlar. Telaşlanan hakemler güreşi durdurup Hergeleci'ye bir şikayeti olup olmadığını sorarlar. Şaşıran Hergeleci burnundan devamlı akan kana aldırış etmeksizin; "Neden ola ki? İşte pekâla güreşip duruyoruz." der.

Oynaş güreşe alışmış Avrupalıların şaşkın bakışları arasında bir nara savuran Koca Yusuf bu defa Hergeleciyi Kurt kapanına alır. Hergeleci'nin boğulduğunu zanneden seyirciler telaşlanırlar, kadınlar bağrışmayâ, ağlaşmaya başlar. Jüri heyeti ayrılmalarını ister. Yusuf aldırış etmez. Birkaç kişi Yusufu çeker yine de ayıramazlar. Bu defa sopalarla, bastonlarla Yusufun sırtına, kafasına vurmağa başlarlar. Netice'de ayrılan pehlivanlar berabere ilan edilir. Her iki pehlivanımız da neticeden memnun değildir. Yusuf;

"Ne güzel güreşiyorduk" derken Hergeleci;

"Bizde erkek güleşir, kadın ağlar; ama asla güreşi bırakın demez." ifadeleriyle kırgınlığını ortaya koymaktadır.

Fransızlar Yusufu yendirmek için Amerika'dan zincirkıran lakaplı Leitner'i getirtirler. Ne var ki Yusuf Leitner'i de kısa zamanda tuş ediverir.

Fransa'da karşısına çıkacak rakip bulamayan Yusuf sıkılmağa başlar. Onu en fazla organizatörlerin davranışları üzmektedir. Yusufun paraya pula metelik vermediğini bilen organizatörler onun sırtından büyük servetler elde ederken Yusuf a çok az pay vermektedirler. Yusuf buna da aldırış etmez. Fakat inancına göz dikilmesi Yusuf u çileden çıkarır.

Güreşirken tesettüre riayet eden ve diz kapaklarını örten şortla güreş tutan Yusuf hususi hayatında da dinî inançlarına son derece bağlıdır. Namazlarını düzenli olarak kılmaktadır. Yemeklerinin piştiği kaplarda daha önce domuz yağı ve etiyle yemek pişmiş olması ihtimalini göz önünde bulunduran Yusuf önceden bu kaplan iyice yıkatmakta ve yemeklerin pişmesine bizzat nezaret etmektedir.

Yusufun sırtından para kazanan Fransız Doublier sırf Yusufun inancıyla alay etmek için bir gün yemeğine domuz eti karıştırır. Bunu farkeden Yusuf, Doublier'i haklamak ister. Durumu farkeden Fransız kaçar. Ahlaksızlıktan tiksinen Yusuf, hele inancına karşı yapılan bu hakarete tahammül edemiyerek yapılan bütün teklifleri reddederek Fransa'da güreş yapmak istemez. Yusufun davranışları hayretle karşılanmaktadır. İngiliz Torna Cannon, "Meğer sizin Yusufun ahlakı da gövdesinin kuvveti kadar yamanmış" demektedir.

Fransa'daki ve civardan gelen bütün meşhur güreşçileri yenen Yusuf kendisine yapılan teklifi kabul ederek Amerika'ya gider.

Koca Yusuf Amerika'da

Amerikan basını Koca Yusufun gelişine büyük ehemmiyet vermiş ve yaptıkları neşriyatlarla Yusufu methetmişlerdir. Gazeteler aynı zamanda Yusufun meydan okumasına cevap vermeyen Amerika'lı güreşçilerle de alay etmektedir.

"Güreş âleminin İskender'i, Napolyon'u geldi"

diyen Amerikan basını Yusuf tan şöyle bahsetmektedir:

"Tırnağının ucuna kadar namuslu bir adam ve ne miktar olursa olsun para onu satın alıp cambazlık yaptıramaz."

"Bizim sporculara pek tuhaf gelecek bir gerçek var. Bu Türk paraya hiç önem vermiyor."

"Yusuf geldi. Güreş etmek istiyor ve isteğinde gayet samimi. Parasını da yatırdı. Gelgelelim karşısına çıkacak Amerikalı bulunmuyor. Bundan çıkan mânâ bizimkilerin müthiş ziyaretçinin kuvvetinden ürktükleridir."

"Müthiş Türk Yusuf, maçlarını Nev York'a gelmeden evvel ayarlamadığı ve güreş etmek istediğini uluorta söylediği için hata etmiştir. Böyle bir açıklama Amerikalı güreşçileri paniğe uğratmak için kâfiydi. Anlaşıldığına göre, şimdiye kadar şampiyonuz diye poz veren adamlar, Türk bu memlekette kaldıkça meydana çıkmayacaklar."

Güreşmek ümidiyle Amerika'ya gelen Yusuf her sabah organizatörlere; "Bugün güreşecek miyim" diye sormaktadır.

Yusufun karşısına çıkacak güreşçi bulamayan organizatörler nihayet akıllarınca bir çare bulurlar. Yusufun karşısına peş peşe beş güreşçi çıkacaktır. Ne var ki, Yusuf birincisinin sırtını yere serince diğer dört güreşçi, mindere çıkmaktan vazgeçerek organizatörleri hayal kırıklığına uğratırlar.

Bir diğer çare olarak Yusuf a beş dakika dayanana yüz dolar vaadedilir. Bu da netice vermez. Çünkü hiçbir güreşçi Yusufun karşısında beş dakika dayanamamaktadır.

Yusuf kendisine meydan okuyan, "Amerikan şampiyonu" unvanlı Robert'le güreşir. Ancak iki dakika boyunca Yusufun eline geçmemek için devamlı kaçan Robert yakalanacağını anlayınca minderden aşağı atlar. Çok kızan Yusuf salonda bulunan on bin kişiyi kendisiyle güreşe davet eder. Müteakip güreşinde Yusuf Robert'i perişan ederek yener.

Yusufun Amerika'daki meşhur güreşlerinden birisi de John F.Mc.Cormick ile yaptığı güreştir. Anlaşmaya göre Yusuf Mc.Cormick'i bir saat içerisinde üç defa tuş yapacak, yapamadığı takdirde mağlup sayılacaktır. Güreş başladıktan yedi dakika sonra Yusuf üç tuşu da yapmıştır...

1898'de Amerika'da fırtına gibi esen Yusuf Amerika turuna çıkar ve her gittiği yerde rakiplerini perişan eder. Zaman olur 41 derece ateşle güreşir.

Yusuf kendisine meydan okuyan ve esip savuran Rum Heraklides'i perişan eder. Rumla yaptığı güreşlerin birincisinde 47 saniyede, ikincisinde ise 23 saniyede tuş yaparak Rum'un mağrur burnunu yere sürter.

Yusuf Amerika'da son maçını serbest güreş dünya şampiyonu Lewis ile yapmıştır. Chicago'da yapılan güreşte Lewis'i üst üste iki defa yenmiştir.

Yaptığı bütün karşılaşmalarda, dininin, vatanının, milletinin şânını düşünen Yusuf devamlı galip gelmiştir. Avrupalılar kendisine "yenilmez Türk" ünvanını takmışlardır.

Yusufun gözünde kazandığı paraların ehemmiyeti yoktur. O artık vatanını, ailesini özlemiştir.

Yusuf kalan ömrünün iki çocuğu ve ailesiyle birlikte, Eyüb Sultan civannda alacağı bahçeli bir evde ibadet yaparak geçirmek istemektedir.

Vatan hasretine dayanamayan Yusuf New York'tan 21 Mayıs 1898'de Fransız bandıralı da Bourgogne Transatlantiği'ne binerek yola çıkar. Ne var ki ecel onu okyanusta beklemektedir. Bindiği gemi sis yüzünden İrlanda bandıralı Crmartyshire gemisiyle çarpışır.

Geminin battığını gören Yusuf abdest alarak iki rekat namaz kılar. Daha sonra bir filikaya binmek üzere denize atlar. Ne var ki can telaşına düşen tayfalar ve yolcular Yusufun binmesiyle filikanın batacağından ürkerek onun filikaya binmesini engellerler. Yusufun mengene gibi kayığın kenarına yapışan elini kürek darbeleriyle sökemeyince balta ile bileklerini keserler. Bunun üzerine Yusuf 5 Haziran 1898'de boğularak ruhunu Rahmân'a teslim eder.

Fırtınalı devrede devleti çözülmekten kurtaran mahir idareci
SULTAN II. ABDÜLHAMÎD HAN
Sultan II.Abdülhamid Han, tarihimizin en talihsiz idarecilerindendir. onun talihsizliği daha tahta çıkar çıkmaz başlamıştır. "Kaht-ı Rical" tabirinin tam olarak kullanılabileceği bir devrede tahte oturmuştur. Otuz üç yıllık saltanatı müddetince, koca bir devleti bütünüyle parçalanmaktan kurtarmasına, vatan parçasının Ermeniler ve diğer Avrupalı devletlerce parça parça edilmesini önlemesine, perişan bir vaziyetteki ekonomiyi rayına oturtmasına, çok şümullü kültür ve eğitim seferberliğini başlatmasına rağmen "gelenin keyfi için geçmişe sövmeyi" âdet edinenlerin kaza oklarından kurtulamamıştır. Öyle ki günümüze kadar uzanan bir zaman diliminde Sultan II.Abdülhamid gerçek yönüyle ele almaktan ısrarla kaçınılmıştır. Hakkında gerçekçi bir inceleme yapılmadan Yahudilerin, Ermenilerin ve emperyalist emellerine mani olduğu için Avrupalıların yakıştırdığı "Kızıl Sultan" yaftası bazı yerli tarihçiler tarafından ısrarla kullanılmıştır.
Osmanlı tahtında en fazla kalan padişahlardan olan ve bütün Avrupa ülkelerinin, "hasta adam" tabir ettikleri Osmanlı Devletini pay etme sevdasına düştükleri bir devrede tahta oturan Sultan II.Abdülhamid'in hayatı çeşitli cepheleriyle incelendiğinde 19.yüzyılın siyasî ve içtimaî panoraması hakkında enteresan bilgiler alınacaktır. Biz, şahsiyeti en fazla tartışma mevzuu olmuş bir padişah'ın hayatına devrindeki hadiseleri de ele alarak kısaca göz atacağız.

Sultan II.Abdülhamid 21 Eylül 1842'de dünyaya geldi. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Sultan'dır.

İyi bir tahsil görmüştür. Arapça, Farsça, Fransızca ve Tarih üzerine dersler almıştır. Ayrıca musiki öğrenmiş, marangozluk sanatında mükemmel eserler yapacak derecede ustalaşmıştır. Öyle ki yaptığı eserlerin yağmadan kurtulabilenleri görenlerce takdirle karşılanmaktadır. Cuma ve bazan vakit namazlarını kıldığı Yıldız Camiindeki, kendisinin ve şehzadenin namaz kıldığı mahfillerin tahta işlemesini bizzat kendisi yapmıştır.

Sultan II.Abdülhamid, büyük kardeşi Sultan V.Murad'ın 31 Ağustos 1876'da tahttan indirilmesinden sonra aynı gün Topkapı sarayında tahta oturarak cülus etmiş, 7 Eylül'de Kılıç alayı yapılmıştır.

Tahta oturduğunda ikbal uğruna türlü desiseler çeviren şahıslar Devletin en mühim kademesinde vazife başındaydılar.

Sultan Abdülaziz Han; Abdülhamid Han'ın tahta geçtiği esnada en üst seviyede Devlet idaresinde bulunanlardan, Hüseyin Avni Paşa, Midhat Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa'nın müşterek çalışmalarıyla ve bizzat Abdülaziz'in üzerine titrediği donanmanın ve ordunun suistimal edilmesiyle 30 Mayıs 1876'da tahttan indirilmiş, daha sonra da bilhassa Hüseyin Avni Paşa'nın planlarıyla 4 Haziran 1876'da saray pehlivanlarınca her iki bilekleri kesilmek suretiyle şehit edilmiştir. Öyle ki bu pehlivan padişah henüz ölmemişken yanına doktor yaklaştırılmamış, ardından Hüseyin Avni Paşa tarafından Beşiktaş Karakoluna naklettirilmiş, orada hasır üzerine bırakılmıştır. Sultan Abdülaziz Beşiktaş karakolunda can çekişmiş, daha sonra ruhunu Rahmana teslim etmiştir.

Abdülaziz Han'ın katline karışanlar Yıldız Mahkemesinde muhakem edilmişler, neticede ileri gelenler idama mahkum olmuşlardır. Fakat Sultan Abdülhamid bu idamları hapis cezasına çevirmiştir.

Abdülhamid Han'ın tahta geçtiği 1876 senesi Osmanlı tarihinin dönüm noktasıdır. Bu tarihte Rusya ile kaçınılmaz bir savaş yaklaşmaktaydı. Balkanlarda huzursuzluk vardı. İsyan hareketleri görülüyordu. Sırbistan ve Karadağ Prenslikleri isyan etmişti. Bosna ve Hersek'te ayaklanmalar devam edip gidiyordu. Girit huzursuzdur.

Bu kanşık hengâmede tarihimizde ilk Anayasa hazırlanmış ve 23 Aralık 1876'da ilan edilmiştir. Bu tarih aynı zamanda I.Meşrutiyetin ilanı tarihidir. Anayasa mucibince teşekkül olunan "Meclis-i Meb'usan" 19 Mart 1877'de açılmıştır. Bu tarihten itibaren padişah yegâne karar mercii değildir. Bu durum 13 Şubat 1878'de Meclis-i Meb'usanın padişah tarafından tatil edilmesine kadar devam etmiştir. Daha sonra I.Meşrutiyetin ilan edildiği tarih olan 23 Temmuz 1908'e kadar, otuz küsur sene II.Abdülhamid Han'ın şahsî idaresi başlayacaktır.

Birinci Meşrutiyet devresi, Abdülhamid Han'ın şahsiyetinin Devlet idaresinde tam olarak görülmediği devredir. Kendisinin istememesine rağmen bazı Paşalar ve idareciler Rusya ile savaşta ısrar etmektedirler. Bu şahısların baskısı ve Meclisin ısrarına, henüz tahta yeni oturmuş olan Abdülhamid Han karşı koyamaz ve Rusya'ya harp ilan edilir.

Padişah'ın bu devrede mühim faaliyetlerinden olarak bazı Devlet ricalini etkili vazifelerden uzaklaştırması gösterilebilir. Mithat Paşa'nın 5 Şubat 1877'de Türkiye'den çıkarılması buna misal verilebilir.

İyi bir vali olan Mithat Paşa daha sonraları ikbal hırsına kapılarak türlü entrikalarla devlet çarkının başına tırmanmış, fakat icraatları bu makama layık olmadığını göstermiştir. Abdülaziz'in hal'inde birinci derecede rol oynamıştır. Bosna-Hersek eyâletinde ayyıldızlı bayrağın yanına bir haç ilave ettirmek garabetini göstermiştir. Kendi adına ordu kurmak cür'etini göstermiştir. Devletin amansız düşmanı İngiltere'nin gözü kapalı hayranlarındandır. Neticede hırsının tokadını yemiş, şan ve şöhretini kaybetmiştir...

Osmanlı-Rus harbi

Abdülhamid Han; henüz tam olarak Devlet idaresine hâkim olamadığını, Devletin borçlar içerisinde yüzdüğünü, Orduda tam bir birliğin temin edilemediğini biliyordu ve bu yüzden Rusya ile savaşa girmek istemiyordu neticede Devlet ricalinin ısrarları kararda ağır bastı ve 24 Nisan 1877'de Rusya'ya harp ilan edildi. Hicrî 1293 yılında cereyan ettiği için tarihimize 93 harbi diye geçen, bir sene devam edecak büyük muharebe başlamış oldu. Bu muharebe Dünyada cereyan etmiş ve büyük muharebelerden birisidir. Rumeli (Tuna) ve Anadolu (Kafkas) cephesi olmak üzere iki büyük cephede cereyan etmiştir.

Bu savaşlarda Osman Paşa Tuna cephesinde, Muhtar Paşa Kafkas cephesinde büyük kahramanlıklar göstermişlerdir. Ancak, Balkan savaşlarında en acı şekilde görüleceği üzere bu savaşlarda da ordu erkânı arasındaki geçimsizlik mağlubiyetler zincirini netice vermiştir. Gazi Osman Paşa'ya bu çekememezlikler yüzünden, yardım gönderilmesi engellenmiştir. Bu yüzden üst üste kazanılan zaferlere rağmen Plevne 10 Aralık 1877'de Ruslann eline geçmiştir.

Savaş esnasında kumanda birliği yoktu. Yeterli kumandanlar yoktu. Bu yüzden yeterli müdafaa da yapılamadı. Neticede Ruslarla 31 Ocak 1878'de Edirne mütarekesi, 3 Mart 1878'de Ayastafanos anlaşması imzalanmıştır. Abdülhamid Han, bütün diplomatik yollan tecrübe edip, büyük muvaffakiyet kazanarak Osmanlı Devleti için çok kötü neticeler getirecek olan Ayastafanos anlaşmasının yürürlüğe girmesini engellemiştir. Savaşta oldukça yıpranan ve perişan olan Rusya yeni bir savaşı göze alamamıştır.

Rusya ile savaştan bu şekilde kötü netice ile çıkıldıktan sonra Sultan Abdülhamid, ısrarına rağmen savaş isteyen "Meclis-i Meb'usânı" belli bir zaman göstermemek kaydiyle 13 Şubat 1878'de kapatmıştır. Böylece I.Meşrutiyet fiilen sona ermiş oluyordu.

Meclisin kapatılmasından yaklaşık üç ay sonra 20 Mayıs 1878'de iktidar değişikliği teşebbüsü olmuştur. Ali Suavi, yanına topladığı bir gurupla Çırağan sarayına baskın yapmış, V.Murat'ı yanlarına alarak tahta çıkarmak istemiştir. Bu teşebbüs Beşiktaş muhafızı Hasan Paşa tarafından ânında bastırılmış ve Ali Suavi Hasan Paşa tarafından öldürülmüştür.

İlk iki senelik saltanatı boyunca camilerde halkla beraber namaz kılan, halkla haşir neşir olan Abdülhamid Han bu hadiseden sonra aşın tedbir alan bir idareci hüviyetine bürünmüştür.

Berlin Muahedesi ve Ermeni Meselesi

93 Harbinin noktalandığı Ayastafanos Antlaşmasının uygulanamayacağını gören Rusya, Ayastafanos şartlarından vazgeçmiştir. Daha sonra Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 13 Temmuz 1878'de Berlin anlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmanın görüşmelerine İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya-Macaristan ve İtalya da katılmıştır.

Antlaşmaya göre Rusya'nın menfaatinin Ayastafanos'a karşılık çok az görülmesine rağmen yine de çok ağır şartlar taşıyordu. Meselâ 61.Maddede, Doğu Anadolu'da Ermenilerin azınlık teşkil ettikleri vilayetlerde Ermeniler lehine ıslahat yapılması, aynı ıslahatın Mekedonya vilayetlerinde de tatbik edilmesi şart koşulmaktaydı. Devletin parça parça olmasını netice verecek bu hükümler Abdülhamid Han'ın çok başanlı diplomatik manevraları sayesinde asla yürürlüğe konulmamıştır.

İngiltere, Rusya ve Fransa'nın kasıtlı olarak Berlin antlaşmasına koydurdukları 61.Madde Devletin parçalanmasını hedefliyordu. Her üç ülkenin de Osmanlı Devleti topraklarında gözü vardı.

Doğu Anadolu'yu yutmak isteyen Rusya, Ermenileri kışkırtmaya başladı. 19.Asır'da Osmanlı Devletinin ve İslâm âleminin en büyük ve amansız düşmanı İngiltere de Ermenileri kışkırtanlar arasındaydı.

Halbuki Osmanlı Devleti sınırlan içerisindeki Ermeniler büyük bir huzur ve refah içerisinde yaşıyorlardı. Çoğunluğu ticaret ve kuyumculukla meşgul olmaktaydı. Zengin olmuşlardı ve çok rahat bir hayat sürüyorlardı. Tanzimattan sonra devlet memuru da olmuşlardı. Hatta içlerinden vezirliğe, senatörlüğe, nazırlığa yükselenler de olmuştu. Diğer azınlıklar gibi onlar da tam bir din ve vicdan hürriyetine sahiptiler.

Rusya ve diğer Avrupa devletlerinin kışkırtmaları ve büyük çapta yardımlarıyla 1886'da Ermeniler İsviçre'de "Hınçak" gizli cemiyetini kurdular. Günümüzde olduğu gibi, büyük ekseriyette oldukları, Rusya'nın sınırlan dahilindeki Ermenistan'da hiçbir faaliyette bulunmayan Ermenilerin hedefi Osmanlı Devletiydi. İngiltere ve Rusya gibi devletlerin uşaklığını ve maşalığını yapmakta kusur etmemeye çalışıyorlardı.

Gizli cemiyeti kurduktan sonra Avrupa'daki Ermeni zenginlerden para topladılar. Daha sonra Osmanlı sınırlannda yaşayan zengin Ermenilerden zorla maddî yardım aldılar.

Avrupa'da yetişen anarşist Ermenilerle, Rusya'daki Ermeniler peyderpey Osmanlı topraklarına sızarak çalışmalara başladılar. Neticede Anadolu'da isyanlar başladı. İlk isyan 1894'te Sason'da çıktı. Bundan sonra yer yer Anadolu'da isyanlar çıktıysa da hepsi bastınldı.

İngiltere, Fransa ve Rusya zaman zaman Berlin Muahedesinin 61. Maddesinin yürürlüğe konulması için baskı yapıyorlardı. Fakat Abdülhamid Han bütün baskılan göğüslüyor ve sonuçsuz bırakıyordu.

Sultan Abdülhamid Alman Büyükelçisine, 61. Maddeyi yürürlüğe koymaktansa ölmeyi tercih ettiğini söyleyerek bu husustaki kararlılığını açıkça ortaya koymuştur.

61. Madde yürürlüğe girdiğinde bugün 21 vilayetimizin yer aldığı bölgede bulunan o zamanki altı vilayet (Diyarbakır, Erzurum, Sivas, Harput, Van ve Bitlis) Ermenilerin kontrolüne geçecekti. Bugün Doğu bölgesinin elimizde bulunmasının Abdülhamid Han'ın ustaca politikasına ve mahir idaresine borçlu olduğumuzu unutmamak lazımdır...

Abdülhamid Han'ın Ermeni isyanlarını bastırmada ilk yaptığı iş, meseleyi fazla büyütmemek olmuştur. Zaten Ermenilerin istedikleri de meselenin, Osmanlı Devleti tarafından en mühim bir mesele gibi ele alınmasını sağlayarak Avrupa devletlerinin dikkatlerini çekmekti.

Abdülhamid Han Ermenilerin karışıklık çıkardıkları yerlerde, orduyu hadiselere müdahale ettirmeksizin karışıklığın ahâli tarafından bastırılması için çalışmış ve bunda da muvaffak olmuştur. Böylece Ermeniler planlarının aksiyle tokat yemişlerdir...

Kışkırttıkları Ermenilerin bir netice alamayacağını gören İngiltere, Fransa ve Rusya 11 Mayıs 1895 tarihli nota ile Berlin antlaşmasının 61. Maddesinin derhal yürürlüğe konulmasını istemişlerdir. Ayrıca notaya göre, Doğu vilayetlerinde yeni valiler tayin edilmeli, bu tayinler de büyük devletlerin direktifleri istikametinde yapılmalıydı. Ayrıca Ermenilerden müteşekkil jandarma birlikleri kurulmalı ve cani ermenilere dersini veren halktan oluşmuş birlikler dağıtılmalıydı. Notayı kabul ettirmek için tehdidini ileri götüren İngiltere donanmasını Çanakkale Boğazı önlerine getirmişti. Fakat Abdülhamid Han, bu tehditlere boyun eğmediğini ve eğmeyeceğini kesin olarak ortaya koymuştur. 3 Haziran 1895'te verdiği cevabî nota ile, 11 Mayıs notasını bütünüyle ve kesin bir şekilde, açık kapı bırakmayacak surette reddetmiştir.

Abdülhamid Han, Osmanlı Devletine göz dikmiş bu üç devlete karşı, sıkı bir dostluk münasebetleri kurmuş bulunduğu Almanya ile Avusturya ve Macaristan'ı ileri sürmüş ve böylece bu ihtiraslı devletleri pasif hale getirmiştir. Ayrıca İtalya ile de iyi münasebetlerim devam ettirerek bu devletin de aleyhte tavır, almasını önlemiştir.

Diplomatik yoldan ve anarşi ile bir neticeye ulaşamayacaklarını anlayan Ermeni komiteciler, Abdülhamid Han hayatta olduğu müddetçe de hiçbirşey elde edemeyeceklerini anlayarak padişah'a suikast tertip ederek öldürmeye karar verirler.

Suikast planının tatbiki için uluslararası anarşistlerle temasa geçerler. Belçikalı anarşist Jorris İstanbul'a gelerek Padişah'ın selamlık merasimlerini takip eder.

Padişah'ın her Cuma günü Yıldız camiinden çıktıktan sonra l dakika 42 saniyede arabasına bindiği tesbit edilir. Suikast için Viyana'da hususi araba yaptırılarak parçalar halinde İstanbul'a getirilir. Daha sonra İstanbul'da monte edilir. Çok büyük tahrip gücü olan saatli bomba arabaya yerleştirilir ve Yıldız camii önüne Padişahın arabasının yanına bırakılır. Suikastçilere göre her şey tamamdır. Fakat onlar takdir-i İlâhiyi hesaba katmamışlardır. Padişah o gün âdetinin hilafına olarak Şeyhülislam Cemâleddin Efendi ile birkaç saniye konuşmak için cami kapısında durur. Tam o sırada bomba müthiş bir gürültü ile infilak eder. Atların kemikleri etrafa sıçrayarak çevredekileri yaralar. Camiin önündeki saat kulesi padişaha siper olmuştur, herkes telaş içerisinde sağa sola koşuşurken Abdülhamid Han yerinden kımıldamaz ve yüksek sesle telaşa kapılmanın yersiz olduğunu hatırlatır. Bu şekilde suikast akim kalmış olur.

Suikastın başarısızlığına üzülenler arasında emperyalist devletler ve Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı vatandaşı olup ta ismi fazlaca duyulanlar da vardır. Tevfik Fikret ve Ahmet Refik Altınay bunlardan ikisidir.

Tevfik Fikret Ermeni komitacıları tebrik eder, fakat padişahın ölmediğine neredeyse ağlar ve üzüntüsünü bomba hadisesini işlediği "Bir lahza-i teah-hur" şiirinde şöyle dile getirir:

"Ey şanlı avcı, damını bîhûde kurmadın,

Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!"

İttihatçı subaylardan olan Ahmet Refik Altınay hadiseyi şöyle nakletmektedir:

"Osmanlı milletini Abdülhamit zulmünden kurtarmak için bu hareket-i kahramânânenin, Ermeni vatandaşlarımız tarafından icra olduğu anlaşıldı."

Abdülhamid'in düşmanları kimlerdi?

Avrupalılar ve Ermeniler azgın emellerine set çektiği ve şehitlerin kanı bedeline alınan toprakların bir karışının dahi teslim edilmeyeceğini kesin şekilde ortaya koyduğu için Abdülhamid Han'a müthiş kin besliyorlardı. Adını "Le Sultan Rouge" koymuşlardı. Yani "Kızıl Sultan". Malesef Osmanlı düşmanlarınca kullanılan bu sıfat yerli tarihçilerce de büyük bir gaflet eseri gösterilerek kullanılmıştır. Hatta yakın zamana kadar mekteplerde okutulan tarih kitaplarında bu sıfat kullanılarak Sultan II.Abdülhamid yeni nesillerin gözünde küçültülmek istenmiştir...

Yahudilerin Abdülhamid Han'a düşmanlığı

19.Yüzyılın başından itibaren Filistin'de bir devlet kurmak için teşkilatlanarak kesif bir faaliyete girişen yahudiler, Filistin'de kendilerine toprak verilmesi için Abdülhamid Han'a müracaat etmişlerdir.

Bu maksatla beynelmilel Siyonist faaliyetlerin organizatörlerinden Teodor Hertzel ile Hahambaşı Abdülhamid Hanla görüşerek tekliflerini yapmışlar fakat padişah tarafından şiddetle azarlanarak huzurdan kovulmuşlardır. Yahudiler Filistin'de kendilerine verilecek toprağa karşılık büyük miktarda para vaad etmişlerdir. Buna müthiş hiddetlenen Abdülhamid Han, "şehid kanıyla sulanan topraklar para ile satılmaz!" diye gelenleri kovmuştur.

Sultan Abdülhamid, tahttan indirilişinden sonra Selanik'teyken muhafazasına memur edilen bir yüzbaşıya bu hadiseyi şöyle anlatmıştır:

"Bana en çok dokunan; bu mason taslağı Yahudi'nin hal, (tahttan indiriliş) kararını tebliğ edişi olmuştur. Yıldız'a gelen mebuslar heyetinde Emanuel Karaso'yu hiç unutamıyorum. Bu suretle makam-ı hilâfete hakaret edilmiştir, yahudilerin Hazret-i Peygamber (a.s.m.) zamanından beri sadr-ı İslama ve Makâm-ı Hilâfete karşı duyduklan kin ve nefret cümlenin malumudur. Ben Osmanlı tahtında iken, siyonistlik dâvası için bir gün huzuruma beynelmilel (uluslararası) Yahudi teşkilatının kurucusu Teodor Hertzel ile Hahambaşı gelmişlerdi. Bunları Yıldız Sarayı'nda kabul etmiş ve maksatlarını dinlemiştim. Her ikisi Yahudiler için bir yurt dileğinde idiler. Bunun için de Kudüs'ü gösteriyorlardı. Hatta utanmadan o Teodor Hertzel:

'Zât-ı Haşmet penâhîlerine arzedelim ki, Kudüs için her kaç milyon altın tensip buyurursanız (isterseniz), derhal takdime hazırız.' demez mi?

"Kan beynime sıçramıştı. Düşün ki, yüzbaşı, makam-ı saltanatımızda bu iki yahudi, rüşvet teklifi cesaretinde bulunmuşlardı.

'Terk edin burayı, vatan para ile satılmaz!' diye bağırmıştım. İçeri giren saray adamlarına da, her ikisini almalarını söylemiştim. İşte bundan sonra, Yahudiler bana düşman oldular. Şimdi burada Selanik'te çektiklerim, Yahudilere yurt göstermeyişimin cezasıdır!.."

Abdülhamid Han'ın temas ettiği hadise cidden tarihimizin en acı tablolanndandır. Bildiği üzere İttihatçı ihtilâlciler İslam halifesine hal'ini bildirmek için, aralarında iki gayri müslimin bulunduğu dört kişilik heyeti göndermişlerdir...

İttihad-ı İslam Siyaseti ve İngiliz Dessaslığı

Abdülhamid Han insanlara ebedî saadet yollarını gösteren İslam dinine candan bağlı idi. Bütün müslümanların ortak fikir ve kültür alarak İslam düşmanlarına karşı durmaları için gayret sarfediyordu. Tarihi çok iyi bildiğinden, ne vakit İslama sıkı bir şekilde bağlanılmış ve İlayi kelimetullah için gayret sarfedilmişse o vakit büyük bir ilerleme kaydedildiği hakikatini göz önünden ayırmıyordu.

"Bizi yükselten, dinimize karşı duyduğumuz büyük aşktır" diyordu. Kuvvetli olmak için dine sadık kalmanın şart olduğunu söylüyordu. Şöyle diyordu Abdülhamid Han: "Bizi zinde tutabilecek yegâne kuvvet İslâmiyettir. Biz hiç de Fuad (Paşa)nın dediği gibi can çekişen bir millet değiliz. Biz canlı, kuvvetli bir milletiz; yalnız ulu dinimize sadık kalmamız şarttır."

Bütün İslam âleminin halifesi sıfatıyla İslama ve müslümanlara gelecek tehlikeleri bertaraf etmek için bütün maharetini ve gayretini gösteriyordu. Bunda da muvaffak olduğunu tarih kaydetmiştir. Dersaadet'le mübarek topraklan birbirine bağlayan demiryolunu yaptırmıştı. Bu sayede İstanbul'dan Mekke'ye trenle gitmek mümkündü.

Sultan Abdülhamid'in bütün İslam âleminde prestiji fevkalade kuvvetliydi. Bu durum İslam ülkelerinde gözü olan İngiltere'yi ürkütüyordu.

19.Asnn ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devletinin birinci derecede düşmanı olarak İngiltere görünüyordu. Rusya ikinci planda kalıyordu.

İngiltere'nin gözünü diktiği topraklarda İslam halifesi Abdülhamid Han'ın sözü geçiyordu. Hindistan müslümanları, halife sıfatiyle padişaha çok bağlıydılar. Hindistan, Çin, Filipinler, Endonezya ve bütün Afrika camilerinde Sultan Abdülhamid nâmına hutbe okunuyordu.

İngiltere Başbakanı Gladstone büyük bir İslam düşmanıydı. Avam kamarasında, Kur'an'ı eline alıp, "Bu kitap müslümanların elinde olduğu müddetçe onlara galebe çalamayız. Ne yapıp edip, onları bu kitaptan soğutmalıyız." demiş ve daha sonra İslamiyete hakaretler etmiş, ardından da Kur'an-ı Kerim'i yere çalmıştı.

Gladstone, İngiliz emperyalizmine engel olan Sultan Abdülhamid'in de amansız düşmanıydı. Devamlı surette aleyhte propagandasını yapıyor, Avrupa umumî efkârını Osmanlı devleti aleyhine çevirmeye çalışıyordu.

İslam Birliğine çok dikkat gösteren Abdülhamid Han, bu husus hakkında şöyle diyordu:

"Bizim için ehemmiyetli olan Şam ile Mekke arasındaki demiryolunu en kısa zamanda inşa edebilmektir. Bu suretle karışıklık arttığında süratle asker göndermemiz mümkün olacaktır. Ehemmiyetli ikinci nokta ise, Müslümanlar arasındaki bağı öylesine kuvvetlendirmektedir ki, İngiliz hainliği ve hilekârlığı bu sağlam kayaya çarparak parçalansın."

Gayri müslim ülkelerin düşmanlıklarından doğacak saldırılara ancak birlik olmakla karşı durulabileceğini söyleyen Abdülhamid devletin "bir din ve iman ülkesi" olduğunu söylüyordu.

Sultan Abdülhamid Han şöyle diyordu:

"İmparatorluğumuz din, îmân ülkesidir ve öyle kalacaktır. Eğer din anlayışı yıkılırsa, imparatorluğumuzun sonu gelmiş demektir. Dindaşlarımızın oturduğu memleketlerin, büyük devletlerin elinde olması pek acıdır. Osmanlı İmparatorluğuna yirmi milyon müslüman kalmıştır. Buna rağmen bütün müslümanların gözü İstanbul'dadır. Düşmanlarımız maddî kudretimizi yıkmaya muvaffak olsalar dahi, manevî kudretimiz bakî kalacaktır.

"Müslümanların bulunduğu yerlerle irtibatımız daha sıklaşmalı, birbirimize daha fazla yaklaşmalıyız. Gelecek için yalnız bu birlikte ümit vardır. İslâmiyetin birliği devam ettiği müddetçe, İngiltere, Fransa, Rusya, Hollanda elimde sayılır. Çünkü kendilerine bağlı bulunan Müslüman memleketlerinde Halife'nin bir sözü cihadı meydana getirmeye kâfidir ve bu Hristiyanlar için felâket demektir.

"Henüz zamanı gelmiş değil ama, bir gün bütün mü'minler birden kalkınacaklar ve tek bir insan gibi hareket ederek gâvurun boyunduruğunu kıracaklardır."

Osmanlı Devletinin içtimaî yapısı üzerinde de şu değerlendirmelerde bulunmaktadır:

"Osmanlı imparatorluğu, dünyanın birçok milletlerini sinesinde toplamış olan bir imparatorluktur. Türkler, Araplar, Kürtler, Arnavutlar, Bulgarlar, Yunanlılar, Zencilerden ve diğer birçok unsurdan oluşmuştur. Buna rağmen iman birliği bizi büyük bir ailenin fertleri gibi birbirimize yaklaştırır. Bu sebeple hiçbir zaman Osmanlı imparatorluğu üzerinde fazla durmamak, buna karşılık, hepimizin müslüman olduğumuzu bilhassa belirtmekte fayda vardır. Her zaman her yerde Emirü'l Müslimin unvanı başta gelmeli, Osmanlı imparatoru ünvanı ise birinci satırda belirtilmelidir. Çünkü devletin sosyal bünyesi ve politikasının esası din üzerine kurulmuştur.

"Maalesef İngilizler zararlı propagandalariyle imparatorluğumuzun bir çok yerinde 'millet, ırk' fikrinin tohumunu ekmeye muvaffak olmuşlardır. Arabistan ile Arnavutluk baş kaldırmışlardır. Suriye'de ise bu hususta hazırlıklar vardır."
Dış politikadaki diğer gelişmeler

19.Yüzyılın son yıllarında ehl-i salip Osmanlı Devletine karşı hücumlarını arttırmışlardı. Düşman bir değildi, iki değildi. Düşman çokluktu. Yıllardır kuyruk acısı taşıyanlar Devletin sıkıntıda olduğunu farketmişler, aç canavarlar gibi saldırmışlardı. Abdülhamid Han elinden geldiğince bu hücumlan bertaraf etmeye çabalıyordu, fakat şairin dediği gibi;

"Dost bîperva, felek, birahm, devran bîsükûn,

Dert çok, hemderd yok, düşman kavî tâli zebun "du.

Mahir idareciler yoktu. Malî durum çeşitli sahalarda yenileşmeye ve Avrupayla boy ölçüşmeye mâniydi. Üstelik düşman bu durumu çok iyi biliyordu.

İşte bu buhranlı devreden istifade eden Fransa, 12 Mayıs 1881'de Tunus'u, İngiltere ise 15 Eylül 1882'de Mısır'ı işgal etmişti.

Daha düne kadar bir teb'a olarak Osmanlı Devletinin temin ettiği imkânlarla uzun yıllar refah ve huzur içerisinde yaşayan Yunanistan diğer Avrupalı ülkelerin de tahrikleriyle seciyelerini ortaya koymuş, kargaşa çıkarmaya Osmanlı Devletine kafa tutmaya başlamıştı.

Avrupa'nın bu şımarık çocuğuna ders vermek şart olmuştu. Nitekim, 18 Nisan - 20 Mayıs 1897'de yaklaşık bir ay devam eden savaşta Yunanlılar perişan edilmişler. Osmanlı tokadını bir kez daha iki yüzlü suratlarına yemişlerdi. Fakat yine Avrupalılar imdatlarına yetişmiş, savaşta mağlup olmalarına rağmen Avrupalı devletlerce masa başında bu mağlubiyetleri telafi edilmişti...

Padişah'ın Şahsiyeti-İcraatları

Abdülhamid Han'ın padişahlığının son yıllarına göz atmadan evvel, şahsiyeti ve muhtelif sahalardaki icraatları üzerinde durmak isteriz.

Dış siyasetteki mahareti hususunda dost ve düşmanın ittifak ettiği Abdülhamid Han'ın iç siyasetteki tavrı tartışma mevzuu olmuştur.

Abdülhamid Han iddia edildiğinin aksine zulme ulaşan icraatlarda bulunmamıştır. Aksine şefkatli bir idareci olarak tarihe geçmiştir. Zulüm olarak kabul edilirse yaptığı; muhaliflerini yüksek maaşlarla muhtelif yerlere sürmekten ibarettir.

Ürkek değil, aksine çok cesurdu. İlme ve kültüre hizmet gayeleri arasındaydı. Muazzam bir eğitim seferberliğini başlatmıştı. Yüzlerce ortaokul ve lise, binlerce ilkokul, ayrıca pek çok san'at mektepleri yaptırmıştı. Fen Fakültesi, Edebiyat Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Teknik Üniversite, Tıp Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi yüksek okullar Abdülhamid Han'ın eserleridir.

Yüzlerce talebeyi okumaları için Avrupa'ya göndermiştir. Fakat ne acıdır ki bu talebelerin büyük ekseriyeti Avrupanın ilmini fennini alacaklarına modasını, yaşayışlarını ve sefahetlerini alarak yurda dönmüşlerdi. Japonya da aynı yıllarda Avrupa'ya talebe göndermiştir. Fakat Japon talebeler Avrupa'nın ilmini, tekniğini elde etmek için var güçleriyle çalışmışlar, öyle ki derslerinde muvaffak olamıyanlar memleketlerine dönmeye yüzleri olmadığını ileri sürerek harakiri yapmak suretiyle hayatlarına son vermişlerdir. Yine Japon talebeler örf ve an'anelerinden zerre kadar taviz vermemişler, Avrupa'nın yaşayışına itibar etmemişlerdir. Günümüzde de aktüel hale gelen Japonya'nın kalkınmasındaki sırrı, bu ilk hamlede aramak lazımdır.

İlme ve kültüre ehemmiyet veren Abdülhamid Han bu gayretlerinin semeresini görmüş ve devrinde Doğu ve Batı kültürüne hakim, kalabalık bir nesil yetişmiştir. Onun muhalifleri bile kendi kurduğu mekteplerde yetişmişlerdir...

Yine kalıcı eserlerine bazı misaller daha verelim: Pek çok müze ve kütüphane kurdurmuştur. Bunların örnek şekilde kataloglarını yaptırmıştır.

Darülaceze, Hamidiye su tesisleri, yüzlerce sanayi, zirâat ve ticaret odası, belediye teşkilatı, telgraf hatlan, postahaneler, demiryolları, şoseler, köprüler, pek çok fabrikalar onun eserleri arasındadır.

İstanbul, Beyrut, Selanik gibi şehirlerde önce atlı, sonra elektrikli tramvaylar yaptırmıştır.

İstanbul ve Çanakkale boğazlan ile bazı kaleleri büyük bir itina ile tamir ettirmiştir. Çanakkale Boğazı 1915'de bu mevziler sayesinde kendini müdafaa edebilmiştir.

Hekimliğimiz Abdülhamid devrinde Avrupa seviyesine çıkmış, pek çok keşifleri olan, dünyaca tanınıp kabul edilmiş doktorlar yetişmiştir.

Orduyu asla siyasete bulaştırmamıştır. Bu hususta çok dikkat göstermiştir.

Kardeş kanı akıtmaktan son derece çekinmiştir. Kendisini hal'eden "Hareket Ordusu" ismi altında İstanbul'a gelen ve başıbozuk insanların doldurduğu orduya karşı emri altındaki I. Orduyu kullanmamıştır. Âdeta kendini ve tahtını, akabilecek kardeş kanını önlemek uğruna feda etmiştir.

Daha önceden birikmiş büyük miktarda dış borçların büyük kısmını ödemişti. Kalanlarının da en kısa zamanda ödenmesi için lüzumlu tedbirleri almıştı.

Fakat bütün bu hizmetlerine rağmen tahttan indirilmiş ve elem verici muameleler bu değerli padişaha reva görülmüştür...

Abdülhamid Han'in Hal'i ve sonrası...

Abdülhamid Han'a karşı olanlar İttihad ve Terakki cemiyeti çatısı altında toplanmaya başlamışlardı. Üyelerinin ekseriyetini 3.Orduya mensup genç subaylar teşkil etmekteydi. Bunlar rejime muhalif olduklarını söylüyorlardı. Hakikatte ise muhalefetleri maaşların muntazam ödenmemesinden kaynaklanıyordu. Subayların maaşları bazen iki-üç ay sonra ödeniyordu...

İttihat ve Terakki elemanları Yurt dışında Osmanlı aleyhine çalışmaya başlamışlardı. Öyle ki bunlar, Abdülhamid Han'ın devrilmesi için yabancı devletlerin müdahalesini bile istiyorlardı.

İttihatçıların gittikçe teşkilatlandıkları bir devrede Sultan Abdülhamid 23 Temmuz 1908'de II.Meşrutiyeti ilan etmişti.

Padişah, İttihatçılar için şöyle diyordu: "Devleti on sene idare edebilirlerse 'bir asır idare edebildik' diye sevinsinler!" Bu hükmün ne kadar doğru olduğunu tarih gösterecektir.

13 Nisan 1909'daki, tarihe, "31 Mart Vak'ası" diye geçen hadiseler Abdülhamid Han'ın idaresini sarsan en mühim hadiselerdendir. Başıbozuk bir güruhun başlatıp devam ettirdikleri hadiseler padişah'ın kardeş kanının dökülmesi endişesi yüzünden bir müddet bastınlamamıştır... Neticede İstanbul günlerce hadiselerle çalkalanmıştır.

İttihatçılardan Mahmut Şevket Paşa, üç-beş bin kişilik "Hareket Ordusu" adı altındaki orduyla İstanbul'a gelip hadiseleri bastırmak istediğini Padişah'a bildirmiştir. Esas gayesi İstanbul'a gelip Padişah'ı tahttan indirmek olan bu Paşa'nın arzusuna mani olunmamıştır. Hatta bazı devlet ricali Padişaha hareket ordusu namındaki, Yahudi ve Rumların ekseriyette bulunduğu yağmacılar sürüsünü I.Ordu ile dağıtılması için emir verilmesini Padişah'tan istemişler, fakat padişah bu teklifi kabul etmemiştir.

Neticede hareket ordusu İstanbul'a gelmiş, Meclis'i Meb'usana baskı yaparak padişah'm hal'i için karar çıkartmıştır. Abdülhamid Han 27 Nisan 1909'da hal'edilmiştir...

Otuz üç sene Devlete büyük hizmetler etmiş Padişah'a hal'ini tebliğ şekli İttihatçılar için en büyük leke olarak kalacaktır. Bir İslam halifesine hal'ini tebliğe; Selanik Milletvekili Yahudi Emanuel Karaso, senatör Ermeni Aram, Draç milletvekili Arnavut Es'ad Toptani Paşa ve Senatör Bahriye Feriki (Koramiral) Gürcü Arif Hikmet Paşa tayin edilmişlerdi. İttihatçıların seçtiğu bu adamların ne oldukları çok geçmeden herkes tarafından bilinecektir.

Karaso, İtalyan casusu bir hâin idi Es'ad Toptanî Paşa Arnavut istiklâli için isyan etmiş ve pek çok masum insanı katletmiştir. Aram Efendi'nin Ermeni komiteleriyle yakın münasebeti vardı. Arif Hikmet Paşa da karanlık işler çeviren bir adam olarak bilinmekteydi.

Padişah; hal'edildiği gece, hiçbirşey almasına müsaade edilmeden apar topar 38 kişilik maiyyetiyle birlikte Selanik'e nakledilmiştir. Orada gazete okumasına dahi müsaade edilmemiştir. Çok sıkıntılı bir hayat geçirmiştir. Öyle ki soğuk gecelerde terk edilmiş köşkün kadife perdelerini üzerine alarak uyumuştur.

Abdülhamid Han'ı tahttan indirenler ilk iş olarak tarihte misli az görülen bir yağmacılığa başlamış ve Yıldız sarayını yağmalamışlardır. İttihatçılar idareyi ele aldıktan sonra ordu arasında büyük bir tasfiye hareketine giriştiler. Binlerce subay, ittihatçı subaylara yüksek rütbeler vermek uğruna emekliye sevkedilmiş, ordu tecrübesiz subayların elinde kalmıştır. Ordu bütünüyle siyasetin içine girmiştir. Çok acıdır ki kısa zamanda orduda görüş ayrılıkları başlamıştır. İttihatçı ve muhalif subaylar birbirlerinin can düşmanı haline gelmiştir. Bu vaziyetteki orduyla savaş kazanmanın mümkün olmadığı acı neticelerle görülecekti.

İttihatçılar askerlik ile devlet idaresinin çok farklı işler olduğunu anlayamamışlardı. Devleti Balkan ve I.Cihan harbine sokmuşlar, koca imparatorluğun parça parça edilmesine Yurda düşman sürülerinin dalmasına vesile olmuşlardır. Balkan ve I.Dünya harbine girilmeyebilinirdi. İttihatçılar gözü kapalı savaşa atılmışlar, neticede; orduda birliğin temin edilemeyişi, emir-komuta zincirinin kopuk oluşu ve kendilerinin devlet idare edecek kabiliyette olmayışları yüzünden savaşlar kaybedilmiştir.

Sultan Abdülhamid'i tahttan indiren İttihatçılardan, Tal'at, Enver, Cemal Paşalar da dahil olmak üzere bir kısmı Abdülhamid Han'ı anlayamadıklarını itiraf etmişler ve yaptıklarından pişman olduklarını her vesileyle ifade etmişlerdir. Bunlardan, Filozof Rıza Tevfik, "Sultan Abdülhamid'in Ruhaniyetinden İstimdat" isimli şiirinde hislerini şöyle dile getirmiştir:

"Tarihler ismini andığı zaman,

Sana hak verecek, hey koca sultan;

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyasî padişahına!"

Divane sen değil, meğer bizmişiz!

Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz!

Sâde deli değil, edepsizmişiz!

Tükürdük atalar kıblegâhına"

Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesinden sonra Osmanlı devleti maceraperestlerin elinde kalmıştır. En kötüsü ordu siyasetin en derin çukuruna düşürülmüştür. Kaba kuvvetle hükümetlerin düşürülebileceği zihniyeti getirilmiştir. Savaşa girilmiş, Rumeli'de ve devletin diğer bölgelerinde büyük toprak kaybı olmuştur.

Abdülhamid Han Devletin başında kalsaydı, geçmiş yıllarda olduğu gibi Devleti savaşa sokmazdı. Musul ve Rumeli, Yunanistan'a kaptırılan Adalar elden gitmedi. İmparatorluktan ayrılan müslüman ülkelerle siyasi münasebetler kesilmezdi. Tarihimizi iyice tedkik eden her şahıs bu hükme varmakta gecikmeyecektir şüphesiz... Abdülhamid Han, Balkan harbinde Rümelinin düşmanlar tarafından istila edilmesi ve Selanik'ten de artık ümit kesilmesi üzerine 1912'de İstanbul'a getirilmiştir. Mazlum padişah ilk önce Selanik'ten ayrılmak istememiş, "Ben de bir silah alır, askerle beraber müdafaada bulunurum; ölürsem şehid olurum, ben zaten ölmüş bir adamım!" demiştir. Fakat kesin karar alındığını ve mutlaka İstanbul'a götürüleceğinin bildirilmesi üzerine kederli dudaklarından şu sözler dökülmüştür: "Allah bu hallere sebeb olanları kahhâr ismiyle kahretsin. Şimdi devlet ne hale geldi!"

İstanbul'da Beylerbeyi sarayında çileli bir hayat geçiren Abdülhamid, nihayet I. Cihan harbinden mağlup çıkıldığını da görünce acılara dayanamaz hale gelmiştir. Düşman donanması Çanakkale Boğazını zorladığı esnalarda Padişah Sultan V.Mehmed Reşad Abdülhamid Han'a bir heyet göndererek Anadolu'ya taşınması gerektiğini söyleyince şu cevabı vermiştir:

"Ceddim Fatih Hazretleri İstanbul'u alırken, son Bizans İmparatoru şehirden kaçmayı düşünmemiş, ordusu başında ölmüştür. Biz, Bizans imparatorları kadar da mı olamıyoruz ki, şehri bırakmayı düşünüyoruz ?Osmanlı Hanedanı İstanbul'u terkederse bir daha oraya dönemez. Muhterem biraderime söyleyin; İstanbul'dan bir adım bile dışarı atmam"

Devleti en buhranlı devrede otuz üç yıl maharetle idare eden bu mahir idareci, mazlum padişah Abdülhamid Han 10 Şubat 1918'de İstanbul'da rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. Kabri Çemberlitaş'tadır.

Hakkında haksız hükümler verilen mazlum padişah'ı, şerefli hizmetleri bulunan bu değerli idareciyi bir defa daha rahmetle yâdedip, hayatı hakkında bu kısa tedkikimizi Yahya Kemal'in kendisi için yazdığı kıt'asıyla noktalıyoruz. Şöyle diyor Yahya Kemal:

"Ey şehryâr-ı â'tıfet-âsâr-ı muhterem

Ey Tâc-dâr-ı mâ'delet-efkâr-ı zu'1-kerem

Sensin, o pâdşâh-ı dil-âgâh-ı pür-himem

Kim vasf-ı Hazretin'de senin her ne söylesem

Abradır ey Halîfe-i pür-lutf-u mâ'delet"